Kategoriler
Genel

07.06.2020: Bülten.10

Normalleşmek ya da normalleşememek. İşte bütün mesele bu.

Mühendishane’nin onuncu haftalık bülteninden merhaba. Bültenlerin bugüne kadar geçen on haftalık yaşam süresine damgasını vuran Covid-19 süreci, hala gündemin ana maddelerinden biri olmaya devam ediyor. Bu sefer yeni normali konuşuyoruz. Ama şu ana kadarki resme baktığımızda, yeni normalin sanki eski normalden pek de bir farkı yokmuş gibi görünüyor. Bilmem siz de benzer bir izlenime mi sahipsiniz?

Yeni normalin bazı tuhaf yönleri de var. Bir yandan bu yaşadıklarımız iklim krizi gibi major problemlere dair bir farkındalık yarattı gibi görünüyor. Ama diğer yandan, ekonomik kriz nedeniyle bu major problemleri görmezden gelmek için bahaneler de yarattı diye düşünüyorum. Bu iki zıt etki birbirini nötrledi de, yine başladığımız yere mi döndük acaba? Bir şey söylemek için henüz çok erken elbette ama bu karmaşa içinde biraz kafamızın karıştığı kesin.

Bu haftadan dikkatimi çeken bir örnek: Uluslararası Enerji Ajansı (IEA) başkanı Fatih Birol’un bu hafta paylaştığı bir tweet, fosil yakıt sübvansiyonlarının 180 milyar dolara düştüğünü bildiriyordu. Bunun Türkçesi şu: Bu sene iklim krizini desteklemek için fosil yakıt şirketlerine 180 milyar dolar teşvik dağıtılacak. Geçmiş senelere göre bu rakamın düştüğünü gördüğümüz için sevinmemiz gerekiyor belki. Ama 180 milyar dolardan bahsediyoruz. Bu para bizim ödediğimiz vergilerden geliyor. Ama daha tuhafı şu: Bu parayla, tabii eğer tercih ederseniz, dünyadaki açlık problemini sona erdirebilirsiniz. İnanabiliyor musunuz?

Ne tuhaf değil mi?..

Yeni normale hoş geldiniz.


Merhaba. Ben Arda Çetin. Mühendishane Akademi projesinin bir uzantısı olarak başladığım haftalık eğitim ve kariyer bültenlerinde, alışageldiğimiz klişe ve banal “kariyer tavsiyeleri” yerine, dünyanın nabzını birlikte tutup, krizlerin kucağına düşmüş bir dünyada anlamlı bir eğitim ve kariyer yolculuğunun yol haritasını nasıl çizebileceğimizi birlikte düşünelim istiyorum.

Henüz abone olmadıysanız, her Pazar sabahı yayımlanan haftalık bültenleri e-posta yoluyla almaya başlamak için aşağıdaki kutuya e-posta adresinizi girmeniz yeterli.


Gündem

Normalleştiremediklerimizden miydiniz?

Uzun bir Covid-19 belirsizliği sonrasında bu hafta itibarıyla uzun süredir özlemini çektiğimiz normalleşme sürecine ilk adımımızı attık. Gerçekten normalleşiyor muyuz, yoksa fake it until you make it diyerek normalmiş gibi mi yapıyoruz, orası şimdilik tartışmalı bir konu. Normalleşme süreci sadece Türkiye’de değil, dünya genelinde de ülkelerin adım atma gayreti içinde olduğu bir süreç. Ancak yeni normalimizin şu ana kadarki küresel durumu pek de alıştığımız bir normale benzemiyor.

Normalleşmek ya da normalleşememek. İşte bütün mesele bu.

Konu nedir?

Normalleşme süreci kapsamında iş dünyası tekrar faaliyetlerine başlama gayretinde. Ben bunun doğru bir adım olduğunu düşünüyorum: Covid-19 sürecinin başındaki şaşkınlığımızı attığımıza göre, artık kişisel sorumluluklarımızı ve nasıl önlem alabileceğimizi de öğrendiğimize göre, yavaş yavaş tekrar çarkları döndürmeye başlamamız gerekiyor. Bu dönemde maddi açıdan nispeten belli bir konforu olan kesimin normalleşme konusuna itirazları var. Bu itirazlar da kendi içinde haklı nedenlere dayanıyor. Ancak bu sürecin günlük çalışan ya da hizmet sektöründe görev alan, özellikle dar gelirli kesimi ciddi şekilde vurduğunu da hatırlamamız gerekiyor. Salgın önlemlerini sürdürürken, bu kesimin mağduriyetini de azaltacak bazı adımlar atabilmek gerçekten hassas bir süreç yönetimi gerektiriyor.

2020 bitti mi sorusuna cevap arayanlar için: is2020over.com

Yeni normalin neye benzediğini anladık mı?

Uzun süredir medyada “yeni normal” adı verilen bir kavram dile getiriliyor biliyorsunuz. Mühendishane’nin önceki bültenlerinde ben de bu düşünce üzerinde durmuştum. Yeni adım attığımız normalleşme sürecinin üzerinden bir hafta geçtikten sonra, geriye dönüp baktığımızda bu yeni normalin neresi yeni, anlamakta zorluk çekiyoruz diye düşünüyorum. İlk haftalık resme göre, Zoom toplantıları dışında aslında yeni diyebileceğimiz pek bir normalimiz yok. Onun da ne kadar normal olduğu, ayrı bir tartışmanın konusu.

Bir diğer yeni normal: Pantolonsuz takım elbise.

Zoom dışında normallerimizin durumu

Açıkçası değişen pek bir şey yok gibi görünüyor. Evet, herkes için aynı şeyi söylemek mümkün değil ama çoğu kişinin maske kullanımına, sosyal mesafeye dikkat etme gayreti içinde olduğunu görüyoruz. Ancak tam yerleşmedi, yerleşmesi de biraz zor görünüyor: Yaz sıcağında ofis ortamında 8-10 saat yüzünüzde maske ile oturmak pek konforlu bir durum değil. Onun dışında gerek İstanbul trafiği olsun, gerekse kalabalıklarımız olsun, yeni normalimizin eski normalden çok bir farklı kalmadı gibi görünüyor.

İstanbul trafiğinde yeni normal = eski normal.

Farklı bir normal mümkün mü?

Bana kalırsa iş yapmak için işe gittiğimiz sürece, hayalini kurduğumuz yeni normalleri yerleştirebilmemiz pek mümkün değil. Covid-19 sürecinin yarattığı en önemli farkındalıklardan bir tanesi, iş yapma biçimlerimize dair bazı ezberlerimizi bozulması oldu. Her işin mutlaka ofis ortamında yapılması gerekmiyor. Yaşadığımız bu zor süreç sayesinde sorgulamadan yaptığımız bazı şeylerin gereksizliğini de fark ettik. Ofis çalışması da, belli bir oranda, bunlardan biri oldu.

Peki üretim?

İşin en zor kısmı burası: Evet, bazı işler için ofise gitmek gerekmiyor. Ama özellikle üretim alanında çalışanlar için bunu söylemek henüz pek mümkün görünmüyor. Mavi yaka personelin sahada olması gerekliliği yanında, üretimi kontrol eden mühendislerin ve yöneticilerin de fabrika ortamında bulunması bir zorunluluk. En azından üretim süreçleri de dijitalleşene kadar.

Biz işin üretim tarafını şimdilik sonraki bültenlere bırakalım. Çünkü hem endüstriyel otomasyon tarafında, hem de otomasyonun toplumsal etkilerini nasıl telafi edebileceğimiz konusunda almamız gereken ciddi mesafeler var. Ama az önce de bahsettiğim gibi iş sadece üretim fabrikalarında yapılmıyor. Ofise gitmesine gerek olmamasına rağmen, hala gitmeye devam eden çalışanlar için soralım: Ofislerin bir geleceği var mı?

Ofislerin geleceği

İşe gitmeyi, bir ofiste çalışma düşüncesini o kadar kanıksamış durumdayız ki, bu durumun da aslında oldukça yeni bir düşünce olduğunu (bir tür yeni normal) unutuyoruz. Çok değil, bundan 100 – 150 sene önce yaşayan bir akrabanıza, mesela dedenizin babasına, her sabah erkenden bir binaya gidip, günün 8-10 saatini bir masada oturarak geçireceğinizi söyleseniz, muhtemelen size deli gözüyle bakardı. Ofis düzeninde çalışmak gerçekten de oldukça yeni bir düşünce. Bugün anladığımız haliyle ilk örneklerini Londra’da 1700’lü yılların başında görmeye başladık belki ama, bu düşüncenin bize gelişi ve Türklerin de ofiste çalışmaya başlaması çok daha ileri yıllara denk geliyor.

Londra’da 1726 yılında açılan The Old Admiralty Office, bugün anladığımız haliyle tarihteki ilk ofislerden biri olarak kabul ediliyor. 3 yıl sonra yine Londra’da açılan East India Trading Company ofisi, bunun bir trend olarak devam edeceğinin ilk sinyallerini veriyordu.

Ofislerin bugünü ve yarını

Sonrasında gelen süreçte ofisler bir salgın misali tüm dünyayı kaplamaya başladı ve yeni iş yapış biçimlerimizin normali haline geldi. Ancak internet ve bilgi teknolojilerindeki gelişmelerden de güç alarak, özellikle geçtiğimiz son 10 yıl içerisinde ofiste çalışma gerekliliğinin sorgulandığı bir döneme adım attık: Ofislerin gereksizliğini, dağılmış bir iş gücünün çok daha verimli olabileceğini savunan Automattic ya da Basecamp gibi yazılım firmaları bir tarafta gruplanırken, diğer tarafta Google ya da Twitter gibi firmaların ofis ortamını cazip kılmak adına farklı çözümler ürettiklerini ve ofisi bir eğlence yeri olarak paketleme gayreti içinde olduklarını gördük.

Özellikle somut bir üretimin olmadığı iş kollarında “ofise neden gitmelisiniz” sorusuna cevap vermek zorlaştıkça, iş verenler farklı nedenler arayışına düştü.

Covid-19 sürecinin hayatımıza girmesiyle birlikte, artık evden çalışmak birçok kişi için bir opsiyon değil, zorunluluk halini aldı. Açıkçası Covid-19 öncesinde de evden çalışma konusu birçok şirketin gündemindeydi: Kiraların artması yanında, şirketlerin maliyet azaltmak için farklı arayışların peşinde olması, bir de internet ve bilgi teknolojileri alanındaki gelişmelerle desteklenince, birçok şirket için evden çalışma düzeni bir gereklilik olarak görülmeye başlanmıştı.

Bu düzenin yerleşmesi için hala yapılması gereken altyapı hazırlıkları var elbette. Özellikle imalat alanında. Ama tüm bu gereklilikler yanında, evden çalışmaya dair salgın öncesinde pek farkında olmadığımız ve Covid-19 sürecinde öğrendiğimiz bir şey daha oldu: Evden çalışmak çok da imrenilesi bir şey değilmiş…

Problem evden çalışmakta mı, evden çalışma biçimlerimizde mi?

Sanki ikincisi diye düşünüyorum. İnsanın evde geçirdiği zamandaki yaşam ritmiyle, ofisteki ritminin aynı olamayacağı bir gerçek. Ofis hayatı artıları ve eksileriyle sizi belli bir disipline kolay sokabiliyor: Toplantılar, yemek araları ya da molaların düzeniyle belli bir ritme girebiliyorsunuz. Ancak evde böyle bir düzen kurgulamak kolay değil. Üstelik evden çalışmanıza annem (ya da babam) nasıl olsa evde diye bakan çocuklarınızın olması, bir mesai disiplinini evde oturtmanızı çok zorlaştırıyor.

“Şehirlerimizdeki en yüksek binalar artık katedral ya da tapınaklar değil, çalışanlarla doldurulmuş çok katlı fıçılar oldu.” 1843 dergisinin “Ofisin ölümü” başlıklı yazısından.

Disiplin bunu çözer mi?

Bence hayır. Evde sadece Zoom üzerinden görüştüğünüz insanlarla bütün bir mesai süresini masa başında geçirmek zor bir iş. O nedenle evden çalışma konusunun sadece aynı düzeni evde sürdürmekten ibaret olmadığını, farklı bir saat düzeni, farklı iletişim araçları ve farklı bir yönetim mentalitesi gerektirdiğini artık konuşmaya başlamamız lazım diye düşünüyorum.

Önceki bültenlerde bahsetmiştim: Ofis ortamı her ne kadar verimsiz görünse de, ofis ortamının sağladığı, ilk bakışta göze görünmeyen birçok fırsat da var: Koridorda karşılaştığınız bir kişiyle uzun süredir bekleyen bir konuyu ayak üstü konuşabiliyor olmanız, ya da yemek arasında tesadüfen aynı masada oturduğunuz birkaç iş arkadaşınızla sohbet esnasında yeni bir fikir geliştirme fırsatı bulabilmeniz, evden çalışmayla ya da Zoom görüşmeleriyle yapabileceğiniz şeyler değil. Bunlar insan doğasının bir parçası olan rastgeleliğe olanak tanıyan, tesadüflerle şekillenen fırsatlara kapı açan detaylar. Sabah 08:00’den akşam 17:00’ye kadar tek başına bilgisayar ekranına bakarak bu kapıların açılmasını bekleyemeyiz.

Alternatifi ne olabilir?

Açıkçası bunu zaman gösterecek. Bir noktada evden çalışmanın da doğrusunu öğreneceğiz. Benim tahminim bu yeni düzenin özellikle esnek çalışma saatleri çevresinde şekillenen bir kurgusu olacağı yönünde. Evden çalışanların aşina olabileceği Basecamp ya da Slack gibi uygulamaların da zaten bu düşünce çerçevesinde yapılandıklarını ve çalışanlara bu imkanı sunacak bir düzeni mümkün kıldıklarını görüyoruz.

Benim bu yazıları yazarken amacım neyin doğru olduğunu ya da nasıl doğru yapılacağını anlatmak değil. Bunu ben de bilmiyorum. Ama en azından bana problemli görünen konulara işaret edip, bir diyalog yolu açabilmeyi ümit ediyorum. Bu yazdıklarım sizin kafanızda da bir şeylerin oluşmasına olanak sağlıyorsa, bence amacına ulaşıyor demektir.


Güncel trendler ve öne çıkanlar

Günceli yakalamak ve güncel problemler hakkında fikir sahibi olmak için diğer öne çıkan gündem maddeleri arasında neler var, şirketler hangi problemlerle uğraşıyor, nelere para harcıyor, kısaca bir göz atalım.

George Floyd cinayeti sonrasında büyük şirketlerden de net tepkiler geldiğine tanıklık ediyoruz.

#BlackLivesMatter: ABD’de George Floyd’un polis cinayeti nedeniyle hayatını kaybetmesi sonucunda yaşanan olaylar büyük bir toplumsal hareketi tetiklemiş durumda. Protestolar ikinci hafta sonuna doğru uzanırken, salgından ve işsizlikten özellikle siyahi vatandaşların etkilendiği belirtiliyor. Bunun ardında siyahi vatandaşların genellikle işten ilk atılan ama işe son alınan kesim olması yatıyor (first fired, last hired). Olayların yatışacağına dair henüz pek bir sinyal göremiyoruz. Salgından en çok etkilenen ülkeler arasında yer alan ABD’nin bir de böyle bir belirsizliğin içine düşmesinin küresel ekonomiye olumsuz yansımaları olacağı bir gerçek. [Link @NYTimes, İngilizce]

Ekonomide canlanma belirtileri: Yukarıdaki haber her ne kadar olumsuz bir tablo çiziyor olsa da, ABD’de Mayıs ayında 2.5 milyon kişinin iş bulması neticesinde işsizlik oranının beklenmedik bir şekilde %13,3 düzeyine düştüğü görüldü. Ekonomistler Covid-19 nedeniyle işsizliğin %20 seviyelerine çıkmasını bekliyordu (2. Dünya Savaşından bu yana en kötü değer). Mayıs ayındaki bu sıçrama, ekonomide bir canlanma olacağının sinyalleri şeklinde yorumlanıyor. Ancak protestolar neticesinde nasıl bir durumun ortaya çıkacağını zaman gösterecek. [Link @CNBC, İngilizce]

Kümelenme modeli salgın durumunda bir çözüm olabilir mi? Avrupadaki sanayi kuruluşları, son yıllarda Türkiye’de de örneklerini gördüğümüz kümelenme modeliyle salgına karşı önlem almayı konuşuyor. Pazar ihtiyaçlarının belirlenmesi ve bu ihtiyaçlara hızlı yanıt verilmesi amacıyla kobilerin işbirliği içinde çalışmalarını sağlayan bu model, Avrupa kümelerine dahil olan firmaların rekabet gücünü arttırmayı hedefliyor. [Link @Euronews, İngilizce]

Mercedes-Benz Wallbox: Mercedes’in evde şarj ünitesi 22 kW’a kadar şarj kapasitesi sağlayabiliyor.

Almanya’nın tercihi elektrikli araçlardan yana: Elektrikli araçlara yönelik sübvansiyonların iki katına çıkarılması, KDV’nin %19’dan %16’ya indirilmesi, fosil yakıtlara dayalı otomobil endüstrisine yönelik teşviklerin reddedilmesi ve tüm benzin istasyonlarına elektrikli araçlar için şarj ünitesi zorunluluğunun getirilmesi, Almanya’nın bu konudaki kararlılığını görmek adına dikkate alabileceğimiz göstergelerden birkaçı. Dizel skandalı sonrasında imajını toplamak için elektrikli araç teknolojisine yönelik stratejik bir yol haritası çizen Almanya, attığı bu adımlarla bu konudaki kararlılığını ve ciddiyetini ispatlıyor diye düşünüyorum. Fransa’nın da benzer bir yolda ilerlediğini Macron’un açıklamalarından biliyoruz. [Link @Reuters, İngilizce]

Havacılık sektöründe kötü haberler devam ediyor: Kanada merkezli Bombardier, dünya genelinde 2.500 çalışanın işten çıkarılacağını açıkladı. Salgın kaynaklı sorunlar nedeniyle bu kararı aldığını belirten şirketin açıklamasında, jet satışlarında %30’luk bir daralma beklentisi olduğu da yer alıyor. Havacılık sektörünün bu tür salgınlara karşı bağışıklığı maalesef oldukça düşük. Bu alanda kariyer yapmak isteyen genç mühendislerin bu detayı da değerlendirmesinde fayda var. [Link @BBC, İngilizce]


Kariyer yolculuğu

Başarıya giden yolda ilk durak başarısızlık

Hayatta kısa yol diye bir şey yok derler. Açıkçası buna ben de inanıyorum. Bugün belli konuma gelmiş ve önemli başarılar elde etmiş insanların hikayelerine baktığımız zaman, sadece yeteneklerinin değil, başarıya ulaşmadan önce yaşadıkları başarısızlıkların da geldikleri nokta açısından ne kadar önemli olduğunu görüyoruz. Hatta öyle ki, kariyerinizin ilk yıllarında yaşadığınız başarısızlıklar, siz hiç farkında olmasanız da ilerleyen yıllarda elde edeceğiniz başarıların temelini oluşturabiliyor. Bunun bir örneği de Jerry Seinfeld.

90’ların efsane olmuş dizisi Seinfeld’in unutulmaz karakterleri: Jerry (Seinfeld), George, Elaine ve Kramer.

Kariyer tavsiyesi almak için sürpriz bir isim olsa da, Jerry Seinfeld de bu konuda benzer bir görüşü paylaşıyormuş. Gençler arasında bilmeyenler olabilir: Seinfeld, birçok eleştirmene göre hala tüm zamanların en iyi televizyon dizisi olarak kabul ediliyor. Dizinin yaratıcısı Jerry Seinfeld, konuk olarak katıldığı Reddit forumlarında aldığı kariyer tavsiyesi sorusuna bakın nasıl yanıt veriyor.

Seinfeld: “80’li yılların başında bir dönem, Benson adında bir dizide ufak bir rol almıştım. Üç bölüm oynadıktan sonra diziden kovuldum. O dönemde, bu rolün hayatım boyunca karşıma çıkacak tek fırsat olduğuna inandığımı hatırlıyorum. Tam bir gençlikten gelen dar görüşlülük örneği. Gerçekten de elime geçen bu tek fırsatı kaçırdığıma inanmıştım. Ama şimdi baktığım zaman, o diziden kovulmanın, başkalarına bağımlı olmaktan kendimi kurtarmak için beni çok daha iyi bir standup komedyeni olmaya zorladığını görüyorum. Yani aslında bu kötü olay uzun vadede iyi bir sonuç ortaya çıkardı. Hayatta başıma gelen en iyi şeyler, bana bir şeyler öğreten kötü şeyler oldu.”

Dizinin yaratıcılarından Larry David ile bir sohbet anı.

Kariyerine yeni başlayan genç Jerry Seinfeld’e ne tavsiye vereceğini soran bir okuyucuya ise Seinfeld’ın cevabı oldukça güzel:

Seinfeld: “Kendime ya da bir başkasına vereceğim en iyi tavsiye şu olurdu: Başarısız olduğunuzda başınızı dik, başarılı olduğunuzda ise önünüzde tutun.”


Eğitim yolculuğu

Yeni antibiyotiklerin keşfinde yapay zekanın kullanımı

MIT Biyoloji Bölümü professörlerinden Jim Collins, yeni antibiyotiklerin keşfinde yapay zekadan nasıl faydalandıklarını anlatıyor. Ar-ge süreçlerini kökten değiştirebilecek bir sürece adım atıyoruz. Akademik planları olsun ya da olmasın, herkesin bilgilenmesinde fayda olduğunu düşünüyorum.

Sihir aramaktan vazgeçmek

Bu belki biraz direkt bir yazı olacak ama, eğitim planı yapma konusunda kilit noktalardan biri olduğunu düşünüyorum. Konunun özü şu: Akılcı bir eğitim ve kariyer planı yapabilmemiz için, kendimizde bir sihir aramaktan vazgeçmeyi öğrenmemiz gerekiyor. Bu şekilde ortaya konulduğu zaman belki kulağa biraz tuhaf geliyor olabilir. Ama kişisel tecrübeme göre birçok kişi farkında olmadan bu yanılsamayı yaşıyor.

O iş öyle olmuyor işte maalesef.

Herkes belli bir oranda kendisinin farklı olduğuna, özel olduğuna, ya da bazı fırsatların karşısına doğru zamanda çıkacağına inanabiliyor. Bunlar da bir tür batıl inanç aslında, ama insan zihni böyle çalışıyor. Ben size tersini önermek istiyorum: Özel olduğunuza inanmak, aslında farklı özellikleriniz olduğunuzu düşünmek yerine bir süreliğine gardınızı indirin ve beceriksiz olduğunuz konuları itiraf edin. Bir şeyi bilmiyorsanız, bir konuda kendinizi aptal gibi hissediyorsanız, bunu kabul edin. Bu çok normal, bunları itiraf etmekte bence yanlış olan hiçbir şey yok: Kendinizde bir sihir aramaktan vazgeçin. Zayıflıklarınızı, beceriksizliklerinizi, eksiklerinizi kabul edin. Çünkü gerçek anlamda bir gelişme ve büyüme, ancak bu kabullenme sonrasında gelebiliyor.

Bunun illa eğitim alanında olmasına gerek yok: Örneğin fiziksel olarak zayıf mı hissediyorsunuz? Bunu inkar etmenize, göz ardı etmenize ya da saklamanıza gerek yok. Güçsüz olduğunuzu düşünüyorsanız, o zaman spora başlamanız, beslenmenize dikkat etmeniz gerekiyor. Çok basit. Bunun bir alternatifi yok. 2 + 2 = 4.

Bir diğer örnek: Mesela ekonomi konusunda kendinizi aptal gibi mi hissediyorsunuz? Olabilir, birçok insan böyle. İtiraf etmenizde bir sakınca yok. O zaman en temelinden kitaplarla konuya başlayıp kendinizi eğitmeniz gerekiyor. Konu belki yapısı itibariyle size ters geliyor olabilir. O zaman daha basit, daha temelden başlamanız lazım. Bunu kendinize söylemenizde yanlış bir şey yok. Zaman ayırın, gereken gayreti gösterin, bedelini ödeme konusunda kararlılığınızı ortaya koyun. Eninde sonunda istediğinizi alacaksınız.

Kendinizde bir sihir aramaktan vazgeçin. Sizin de herkes gibi öğrenmeye, çalışmaya, yorulmaya ihtiyacınız var. Bunu ne kadar erken itiraf edebilirseniz, o kadar iyi.


Kitap tavsiyesi

Dördüncü Sanayi Devrimi / Klaus Schwab

Klaus Schwab ismiyle aşinalığınız var mı bilmiyorum, ama akademisyen ve yazar olması yanında aynı zamanda Dünya Ekonomik Forumunun da kurucusu olduğunu söylersem, belki bazılarınıza tanıdık gelebilir. Endüstri 4.0 adıyla da bildiğimiz dördüncü sanayi devrimini konu alan kitap, konunun popüler medyada sunulan “robotlar geliyor” kapsamının dışına çıkarak, toplum ve teknolojinin nasıl birlikte bulunabileceği sorusu üzerinde duruyor. Sizler de farkındasınız belki: Teknolojiyi çoğu zaman toplumun dışında bir olgu olarak algılıyoruz. Teknoloji sanki kendi kendine gelişen bir şeymiş de, biz de bu gelişim sürecine dışarıdan tanıklık edip, sonuçlarına bir şekilde alışmaya çalışıyormuş gibi görebiliyoruz kendimizi. Schwab’ın kitabını, insanlığın kimlik arayışı ve teknolojik gelişim ilişkisi üzerinde düşünmek için bir fırsat olarak görebiliriz: Sanayi devriminin önceki fazlarından farklı olarak bu dördüncü evrede değişimin üstel bir hızla gerçekleştiğini anlatan kitap, bu değişimin sonucu olarak sadece sanayide değil, toplum yapısında ve bireysellik kavramında da meydana gelebilecek değişimler üzerine bir farkındalık yaratıyor. Benzer bir farkındalığı, birinci bültende kitap tavsiyesi olarak yer verdiğim Dört Gelecek adlı kitapta da görüyorduk. Mühendisliğin ve teknolojinin sadece teknikten ibaret olmadığını, toplumsal ve bireysel konulara da temas ettiğini hatırlatan ve sizlere tavsiye edebileceğim bir diğer kitap.


Sizin düşünceleriniz?

Onuncu bültenin de böylece sonuna gelmiş bulunuyoruz. Bu hafta Mühendishane stajyer programı hakkında pek bilgi vermedim çünkü stajyerlerimiz şu anda üzerinde çalışacakları projenin kapsamını detaylandırma konusunda hummalı bir çalışma içine girmiş durumdalar. Çerçeve ve detaylar netleşip belli bir mesafe almaya başladıklarında ben de gelişmeleri ara ara sizlerle buradan paylaşacağım.

Her zaman olduğu gibi içeriğe dair öneri ve yorumlarınızı aşağıda benimle paylaşmanızdan mutlu olacağımı hatırlatmak isterim.

Bu hafta kapanışı Schwab’ın Endüstri 4.0 kitabıyla yaptık. Teknolojinin toplumsal yapıyı ve bireyselliği nasıl etkilediğini fark etmek adına güzel bir kitap olduğunu düşünüyorum. Ama bu farkındalığı kazanmak için illa geleceğe bakmamız gerekmiyor. Teknolojinin, kapitalizmin ve iş yapış biçimlerinin bizi getirdiği noktada birçok fırsat ve güzellik bulabildiğimiz gibi, maalesef krizler, kıtlıklar ve bazı absürdlüklerle de karşı karşıya kalıyoruz. Bu absürdlüklerden biri de “zırva meslekler”. Pazar gününüzün geri kalanına eşlik etmesi amacıyla, sizleri günümüzün zırva meslekleri üzerine keyifli bir sohbetle baş başa bırakıyorum.

Herkese iyi Pazarlar.

Geliştirici: Arda Çetin

Mühendishane, Arda Çetin tarafından hayata geçirilen bir eğitim projesidir. Malzeme mühendisliği üzerine hazırlanan eğitim içerikleri için Muhendishane.org adresini, eğitim ve kariyer bültenleri için Muhendishane.net adresini ziyaret edebilirsiniz.

4 replies on “07.06.2020: Bülten.10”

Merhaba Arda Bey
Yıllar önce bir üniversite hayalim vardı. Bu üniversiteye sınavla öğrenci alınmayacaktı. Öğrencilerin okul puanlarına bakılmayacak sadece üniversite hocaları okullara ziyaretler düzenleyecekler ve kısa bir mülakat ile öğrenci kabulü yapılacak. İlk altı ay öğrenciler izlenecek gayretsizler elenecek. Kalan öğrenciler kaabiliyetlerine göre yönlendirilecekler. Zaten lisede bir şey öğrenmiyorlar, üniversiteyi kazanmak için öğrendikleri ise sadece çöp. Yeğenimde görmüştüm öğretmenleri koordinat sistemini göstermeden vektörleri işlemiş. Defterinde sadece şu soru böyle çözülür bu soru böyle çözülür gibi hileler vardı. Bu sistem ilköğretimden sonra olsa çok daha iyi olur.

Beğen

Her hafta büyük bir zevkle gündeme ve geleceğe dair ön görülerinizi takip ediyoruz Arda Hocam. IEA tarafından verilen bilgide bu sene 180 milyar dolarlık desteğin fosil yakıtlı sektörlere verilecek olması miktar olarak düşüşe geçse de son derece rahatsız edici. Bunun yerine yenilenebilir enerji ve enerji depolama sistemlerine daha fazla cesaretlendirme gerektiğini düşünüyorum. Almanya özelinde Reuters’da paylaşılan haberlerin benzerini diğer ülkelerden de merakla bekliyoruz.
Saygılar.

Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s