Kategoriler
Genel

24.05.2020: Bülten.08

Stajyer programının başvuruları kapandı. İlgi gösteren herkese teşekkürler. Bu hafta Masaki’nin hikayesiyle birlikte, doğru bildiklerimizin tersi de doğru olabilir mi sorusuna yanıt arıyoruz.

Mühendishane’nin 8. bülteninden merhaba. Geçen hafta duyurusunu yaptığım Mühendishane stajyer programının başvuruları dün gece 24:00 itibarıyla kapandı. Henüz çok ayrıntılı inceleyemedim ama ilk değerlendirmeye göre oldukça güzel başvurular olduğunu görüyorum. İlgi gösteren ve başvuru yapan herkese teşekkür ediyorum. Geçen hafta da bahsettiğim gibi, 29 Mayıs Cuma gününe kadar tüm başvurulara olumlu ya da olumsuz geri dönüş yapmış olacağım.

View this post on Instagram

Cover Illustration zum Thema Energiewende

A post shared by Julia (@juliazsch1) on

Sürdürülebilirlik, ekip çalışması ve sonuç elde etmek, bu staj programının ana başlıkları olacak.

Ya bildiklerimizin tersi de doğruysa?

Bu bültenlerin değişken ve dinamik bir içeriğe sahip olması benim için çok önemli. Yani her hafta aynı formata ve başlıklara sıkışmış bir içeriği tekrar tekrar sunmaktansa, sürekli değişen ve kendini yenileyen bir bülten formatı bana daha cazip geliyor. O nedenle bu hafta biraz daha farklı bir bülten bulacaksınız. Lafı fazla uzatmadan, kişisel bir hikaye ile bültenimize başlayalım.

Size Masaki’yi takdim edeyim.

2008-2013 yılları arasında yaklaşık beş yıl kadar İsviçre Federal Teknoloji Enstitüsünde araştırmacı olarak çalışmıştım. Burada yaptığımız projeler büyük bir Japon şirket tarafından finanse ediliyor ve projeleri Tokyo Üniversitesiyle işbirliği içinde yürütüyorduk. O dönemde birçok yüksek lisans ve doktora öğrencisiyle çalışma fırsatı buldum. Bu öğrencilerden biri de Masaki’ydi.

Masaki projelere çok iddialı bir şekilde dahil olmuştu. Bölümünü birincilikle bitirmişti. Tokyo ekibinden çok iyi referanslarla gelmiş, namı İsviçre’ye kendinden önce ulaşmıştı. Ancak Masaki İsviçre’ye gelip de birlikte çalışmaya başladığımızda, daha birinci günden ters giden ve adını koyamadığım bir tuhaflık yaşamaya başladım.

Tokyo’da grubumuzla bir akşam yemeği. Yüksek lisans öğrencilerim Taku sol başta, Masaki ise yanında oturuyor. Fotoğrafı ben çekmiştim. (Tokyo, Şubat 2012)

İlk vukuat birinci öğle yemeğinde yaşandı: Grup halinde öğle yemeğine giderken, Masaki’nin ofiste masasında oturduğunu gördüm. Yanına gidip “Masaki, yemeğe gelmiyor musun?” diye sordum. Hayır cevabını alınca, dönüp grupla birlikte yola devam ettim. Tuhaflık burada başladı: Yemeğe giderken Masaki’nin arkadan koşarak geldiğini fark ettim. Fikrini değiştirdi herhalde diye düşündüm. Ama Masaki’nin perspektifinden durum farklıydı: Bize yetişince hafif bozulmuş bir şekilde onu neden beklemediğimizi sordu. Yemeğe gelmeyeceğini söylediği için beklemediğimizi söyleyince de çok şaşırdı. Çünkü kendi iddiasına göre yemeğe geleceğini söylemişti.

İkinci vukuat ise öğle yemeği sonrasında birlikte yaptığımız ilk toplantıda gerçekleşti. İsviçre’ye gelmeden önce bana yapacağı çalışmalarla ilgili bazı raporlar iletmişti. Ancak toplantıda bu raporları kendi dosyalarımda bulamadım. “Masaki, sen bu raporları bana iletmemiş miydin?” diye sorduğumda, ikinci bir sahne daha yaşandı (bu diyalog İngilizce gerçekleşiyor. Masaki’nin İngilizcesinin çok da iyi olmadığını belirtmemde fayda olabilir.):

  • Masaki, sen bu raporları bana iletmemiş miydin?
  • Hayır.
  • Ama ilettiğini söyledin diye aklımda kalmış?
  • İlettim zaten.
  • Ama iletmediğini söyledin az önce?
  • Hayır, ilettim dedim.
  • ???

Daha birinci günden başlayan bu iletişim kopukluğunu çözen, o sırada tesadüfen toplantı odasındaki kahve makinasından kahve alan ve bu diyaloğu gülerek izleyen hocamız oldu: Kendisi Amerikalıydı, ancak bir süre Japonya’da çalıştığı için Japonca’ya hakimdi. Ben Japonca bilmiyorum, o nedenle o gün hocamızın yaptığı açıklamayı tam doğru aktaramayabilirim ama özet olarak söylediği şu oldu: İngilizce’de (ve Türkçe’de de aynı şekilde) olumsuz bir soruya olumlu cevap vermek için “evet” ile başlarız. Örnek:

  • Yemeğe gelmiyor musun?
  • Evet, geliyorum.

Söylediğine göre, Japonca’da bunun tersi bir durum geçerliydi. Olumsuz bir soruya olumlu cevap vermek için “hayır” ile başlamanız gerekiyordu:

  • Yemeğe gelmiyor musun?
  • Hayır, geliyorum.

Benzer bir durum Fransızca’da da vardır: Olumlu bir soruya evet demek için “oui”, olumsuz bir soruya evet demek için “si” kullanılır.

Bu basit açıklama, Masaki ile yaşadığımız iki karmaşanın da nedenini ortaya koyuyordu. Masaki Japonca düşünerek basit bir İngilizce ile konuşuyordu, yaşanan kopukluğun nedeni buydu. Ama az çok Fransızca bilen biri olarak, bu karışıklığın nedenini görememiş olmak (ve Masaki’ye “deli herhalde” diye bakma noktasına gelmiş olmak) beni şaşırtmıştı. Çünkü doğru bildiğim ve doğruluğundan emin olduğum bir dil bilgisi kuralının tam tersinin doğru olabileceğini de görmüştüm. Kendi bilgimi sorgulamak aklıma gelmediği için, Masaki’yi sorguluyordum.

Bu kısa hikayenin ana fikri de bu zaten: Doğruluğundan emin olduğumuz, hiç sorgulamadan kabul ettiğimiz o kadar çok şey var ki. Bu bültende biraz bu soru etrafında gezinelim istiyorum. Doğru kabul ettiğimiz nelerin tam tersi de doğru olabilir acaba? Üzerinde düşünmek için ilginç bir soru değil mi?

Sekizinci bültene hoş geldiniz.

Hayatımıza biraz aktivite getirmenin zamanı geldi. Mühendishane stajyer programı 1 Haziran’da başlıyor. Programa kabul edilenler önümüzdeki hafta buradan duyurulacak.

Abone olun

Merhaba. Ben Arda Çetin. Mühendishane Akademi projesinin bir uzantısı olarak başladığım eğitim ve kariyer bültenlerinde, alışageldiğimiz klişe ve banal “kariyer tavsiyeleri” yerine, dünyanın nabzını birlikte tutup, krizlerin kucağına düşmüş bir dünyada anlamlı bir eğitim ve kariyer yolculuğunun yol haritasını nasıl çizebileceğimizi birlikte düşünelim istiyorum.

Henüz abone olmadıysanız, her Pazar sabahı yayımlanan bu bültenleri e-posta yoluyla almaya başlamak için aşağıdaki kutuya e-posta adresinizi girmeniz yeterli.


Gündem

Dünyanın gündemi bir yana, Mühendishane’nin mevcut gündemindeki ana konu stajyer programı. Size biraz bu programın arka planını anlatmak istiyorum.

Tersi de doğru mu?

Önceki bültenlerde hep bahsettik: Kârlılık hedefiyle süren yarışlar şirketleri hep daha hızlı ve daha ucuz olmanın peşine düşürüyor. Bunu reddetmenin ya da buna isyan etmenin bir anlamı yok. Önemli olan bu gerçeği anlamak, nedenini, kaynağını kavramak ve bu gerçekliğin içinde bir mücadele ortaya koyabilmek. Sistemin dışına çıkarak mücadele etmeyi 60’lı yılların sonunda, hippi dediğimiz kuşak denemişti. Kendilerine yönelik bir eleştirim yok, ancak böyle bir duruşun dünyayı değiştirme konusunda pek bir sonuç sağlamadığını bugün durduğumuz yerden baktığımızda görebiliyoruz. Benim kişisel inancım bunun tam tersinin doğru olduğu yönünde: Sistemin içinde var olup, sistemin ihtiyacı olan düzeltmeleri bilinçlendirerek, eğiterek ve çalışarak içeriden yapmanın doğru olduğuna inanıyorum. Bilinçli vatandaşlığı savunuyorum da diyebiliriz.

Biraz açabilir miyiz?

İklim krizi, nüfus krizi, ya da bu sene gündemimize giren salgınlar ve daha niceleri: Bunlar bizim gerçek problemlerimiz. Çözüm bekleyen, çözümü de ancak bizlerin sağlayabileceği elle tutulur, somut problemler. Bu problemleri yaratan sistemi suçlayıp bunun dışında durmak, “sistem bozuk bana ne” ya da “ben ne yapabilirim ki?” havasına girmek yerine, bilinçli, aktif, meraklı, sadece bir iş, bir pozisyon için çalışan değil, dünya problemleriyle yüzleşme konusunda sorumluluk hisseden insanların çabasıyla bu problemlere bir çözüm sağlanabileceğine inanıyorum. Bu bizim mevcut duruşumuzdan çok farklı bir duruş gerektiriyor.

Nasıl bir duruştan bahsediyoruz?

Gerek iş yaşamı, gerek özel yaşamımızda olsun, kabul ettiğimiz, doğru bildiğimiz birçok şey aslında tamamen içine doğduğumuz kültür tarafından şekillendiriliyor. En azından ben öyle düşünüyorum. Öyle ülkeler, öyle coğrafyalar var ki yaşadığımız gezegende, sınırın 500 metre sağında doğsanız farklı, solunda doğsanız farklı değerlerin ve inançların savunucusu olarak büyüyorsunuz. Hayata böyle bir farkındalıkla baktığımız zaman, her şeyin sorgulanmaya açık tarafını görebileceğimizi düşünüyorum. Hayata karşı duruşumuzun da öyle.

Hayatı değiştiremesek de, hayata karşı duruşumuzu değiştirebiliriz.

Mühendishane’nin üçüncü bülteninden bir alıntı yapmak istiyorum:

“Tarihin sonu” renkli bir hayat vadediyordu. (İllüstrasyon: Jim Stoten)

Francis Fukuyama, soğuk savaş sonrasında tarihin sonunun geldiğini iddia ettiği bir kitap yayımlamıştı (Link @KitapYurdu). Kitap ana fikir olarak soğuk savaş sonrasında insanlığın artık bulabileceği en iyi sistemi bulmuş olduğunu, serbest piyasa ekonomisiyle ülkeler zenginleşirken, demokrasiyle de halkların mantıklı bir şekilde yönetilebileceğini, liberal kurumların ve düşünce yapısının da hakim unsurlar olarak bundan sonra devam edeceğini anlatıyordu. Artık yeni bir devrim beklenmemesi gerektiği, dünyanın ve nihai düzenin kurulduğu mesajını veriyordu.

19.04.2020: Bülten.03

Kapitalizmin esas vaadi refah ve huzur dolu bir dünyaya ulaşmaktı. Ama işin aslı pek öyle olmadı. Belli bir kesim çok zenginleşti belki, ama çok daha büyük bir kesim fakirleşti. Kaynakları sorumsuzca kullandık ve dünyayı birkaç krizin eşiğine getirdik. Kâr odaklı, sonuç odaklı bu duruşun bizi getirdiği nokta bu oldu.

Alternatif ne olabilir?

Bunun alternatifi bana kalırsa çok basit: Cömert olmayı öğrenmek. Kârlılık dediğimiz şey, özünde, en basit ifade şekliyle kişisel menfaat anlamına gelmiyor mu? İş hayatı olarak tanımladığımız şeyin adını menfaat hayatı olarak değiştirsek, iş hayatına dair anlayamadığınız, insanlar neden böyle davranıyor diye düşündüğünüz birçok şeyin anlam kazandığını göreceksiniz: Çünkü herkes menfaatinin peşinde koşuyor.

Ben bunun doğamızda olan bir şey olduğuna inanmıyorum. Bazılarının iddia ettiği gibi, bu menfaat odağının insanlığın gerçek doğası olduğunu kabul etmiyorum. Bana kalırsa yukarıda anlattığım kültür meselesi tam olarak burada anlam kazanıyor: Böyle bir kültürün içine doğduğumuz için, “hayat böyle, ne yapacaksın” gibi argümanlarla bu kültürü meşrulaştırıp, biz de kişisel menfaat üzerinden hayatla bir ilişki kurmaya çalışıyoruz. Bunun bizi getirdiği noktayı da hep birlikte görüyoruz.

Bana kalırsa bunun alternatifi cömert olmayı öğrenmek: Oyunun sürmesi için çalışmanın temelinde bu yatıyor. İlk adımı atan taraf olmayı öğrenmek, iş arkadaşlarınızın da başarılı olması için çalışmak, yardım eli uzatmak, sadece çalıştığınız şirketin değil, parçası olduğunuz sektörün kalkınması için projeler üretmek, bunları cömertçe paylaşabilmek, anlatmaya çalıştığım felsefenin özünü oluşturuyor. Mühendishane ve Dökümhane projelerinin çıkış noktası da zaten budur.

O zaman ben nasıl kazanacağım?

İşin can alıcı kısmı burası zaten: Siz bu kafayla çalışmaya başladıkça, size kapıların açıldığını fark etmeye başlıyorsunuz. İnsanlar sizi “ne koparabilirim” gözüyle bakan biri olarak değil de, “nasıl destek olabilirim, nasıl çözüm üretebilirim” yaklaşımıyla çalışan biri olarak tanıyıp benimsedikçe, insanların size geldiğini ve kapıların açıldığını görüyorsunuz.

Bahsettiğim hayata karşı duruş değişikliği, tam olarak bu: Sorgulanmamış bir menfaat peşinde koşma tavrı yerine, hayata karşı cömert bir duruş sergilemeyi öğrenmek. Almadan önce vermeyi bilmek. Tersinin de doğru olabileceğini deneme cesaretini gösterebilmek.

Staj programının amacı bu mu?

Evet, bu virüsü üç kişiye daha bulaştırıp bulaştıramayacağımı görmek istiyorum 🙂 Program sonrasında ortaya neler çıktığını hep birlikte göreceğiz. Belki elle tutulur hiçbir şey çıkmayacak: Ama bence yine de denemeye değer.


Güncel trendler ve öne çıkanlar

Bugün biraz farklı bir kanaldan gidiyoruz. Gelin bize yine günceli yakalamak ve güncel problemler hakkında fikir sahibi olmak için diğer öne çıkan gündem maddeleri arasında neler var, şirketler hangi problemlerle uğraşıyor, nelere para harcıyor, kısaca bir göz atalım.

Covid-19 gündemin ana başlıklarından biri olmaya devam ediyor.

Açık ofis dönemi sona mı eriyor? BBC’nin değerlendirmesine göre öyle görünüyor. Geçmişte yaşanan salgınların da insan ve şehir yaşamına etkileri olmuştu. Örneğin haberde de bahsedilen 19. yüzyıldaki kolera salgınları, bu hastalığın yayılmasına neden olan etkenleri ortadan kaldırmak için kanalizasyon ve temiz su sistemlerinin ne kadar önemli olduğunu göstermiş ve şehirlerin bu gereklilikler çevresinde inşa edilmesini bir zorunluluk haline getirmişti. Covid-19 da bugüne kadar çok üzerinde durmaya gerek görmediğimiz bazı önlemleri hayatımıza sokuyor. Bunlardan biri de sosyal mesafe meselesi. Bu gereklilik nedeniyle şirketlerin evden çalışmaya yönelik altyapı çalışmaları yaptıklarını önceki bültenlerde görmüştük. Evden çalışma şansı olmayan ofis çalışanları içinse, şirketlerin açık ofis sevdalarından vazgeçmeleri gerekecek gibi görünüyor. [Link @BBC]

İlk defa hidrojenle çelik üretildi…mi? Geçtiğimiz hafta medyada İsveç’li çelik üreticisi Ovako’nun tarihte ilk defa hidrojenle çelik üretimine imza attığını anlatan haberleri gördük. Belki sizin de dikkatinizi çekmiştir. Haber Ovako’nun yaptığı bir basın duyurusuna dayanıyor. Ancak haberin ayrıntılarına indiğimizde çeliğin hidrojenle üretilmediğini, sadece haddeleme öncesindeki ön ısıtmada doğal gaz yerine hidrojen kullanılan bir deneme yapıldığını görüyoruz. Bu tek başına güzel bir gelişme. Ama bu çeliğin hidrojenle üretildiği anlamına gelmiyor. Benim sürdürülebilirliği sonuna kadar desteklediğimi bu bültenlerin takipçileri biliyordur. Ancak bu tür haberler bu konuda samimi çalışmalar yapan insanların güvenilirliğine gölge düşürüyor. Ovako’nun basın bülteninde konu şeffaf bir şekilde ortaya konulmuş, ancak diğer medya kanalları için aynı şeyi söylemek maalesef pek mümkün değil. Benzer şekilde geçtiğimiz aylarda alüminyum üretiminden karbonun elimine edildiğine dair, pek doğru bir olmayan bir haberin yayımlandığını görmüştük (aşağıda). Sürdürülebilirliğin ucuz bir reklam aracı yapılmasına müsaade etmememiz gerekiyor. [Link @Ovako, İngilizce]

Amphan kasırgası nedeniyle evlerinden tahliye edilenlerin sayısı 3 milyona ulaştı.

Pandemide evde kalmaktan şikayetçiyseniz, bir de evsiz kalanları düşünün: Hindistan ve Bangladeş Amphan kasırgasıyla boğuşuyor. Binlerce kişinin evsiz kaldığı ve benim bu satırları yazdığım 23 Mayıs tarihinde yüze yakın kişinin hayatını kaybettiği belirtilen kasırga nedeniyle 14 milyon nüfusa sahip Kalkuta kenti elektriksiz kaldı. Evlerinden tahliye edilen insan sayısı ise 3 milyona ulaşmış durumda. Batı Bengal Başbakanı Mamata Banerjee’ye göre kasırga Covid-19’a kıyasla çok daha büyük bir felaket yaratmış durumda. [Link @NTV]


Kariyer yolculuğu

Ya tersi doğruysa? Üretkenliğin sırrı yavaş ve az çalışmak olabilir mi? Kimilerine göre öyle.

Bir işi hızla yapmak ve kısa sürede sonuca varmak, kurumsal hayatta başarının tartışılmaz bir bileşeni olarak görülür. Öyle ki, artık üretkenlik kelimesini kullandığımız zaman, kafamızda bir işi hızlı bir şekilde tamamlamakla ilgili bazı taktik ve yöntemler canlanıyor. İnternet dünyası da benzer bir algıyı pompalıyor: Hızlı çalışmaya yönelik tavsiyeler, telefon uygulamaları, tekniklerle ilgili ipuçları her yerde. Bu bombardıman altında doğal olarak kafamızı kaldırıp da, hızlı olmanın ya da verimli olmak için kısa yollardan gitmenin dezavantajları olabilir mi diye düşünmek, açıkçası pek aklımıza gelmiyor. Sadece nicelik üzerine düşündüğümüz zaman, niteliği gözden kaçırıyor olabileceğimiz pek fark etmiyoruz.

Ama sonra bir bakıyorsunuz, dünyaca ünlü bir yazar, romanlarını yazmak için hala daktilo kullanıyor. Üstelik daktiloyu yazdığı romanların kalitesini arttırmak için kullandığını söylüyor. Bu bültende ya tersi de doğruysa sorusu üzerinde duruyoruz. O zaman gelin şimdi Paul Auster’e kulak verelim. The Paris Review’de yayımlanan röportajında anlattığına göre, neden hızlı ve verimli olmak ve yılda 3 roman, 20 hikaye bitirmek dururken, aynı romanı yıllarca tekrar tekrar daktiloyla baştan yazıp kendine eziyet ediyormuş bir bakalım.

Paul Auster ve eşi Siri Hustvedt.

Paul Auster:
“Çünkü daktilo kullandığım zaman, kitabı bitirdiğimde düzeltmeler için en baştan tekrar başlamam gerekiyor. Bilgisayar kullanıyorsanız ekranda istediğiniz düzeltmeleri yapıp, temiz bir metin elde edebilirsiniz. Ama daktilo kullanıyorsanız, oturup en baştan tekrar yazmadığınız sürece hatasız bir döküman elde edebilmeniz mümkün değil. Son derece bıktırıcı bir süreç: Kitabı bitirmişsiniz, ama tüm kitabı en baştan yazarak, haftalar sürecek mekanik bir işin içine girmeniz gerekiyor. Boynunuza zarar veriyorsunuz, sırtınıza zarar veriyorsunuz, günde yirmi ya da otuz sayfa yazsanız bile, zaten bitirdiğiniz sayfaları son derece eziyetli bir süreçle tekrar dolduruyorsunuz.

Böyle zamanlarda bilgisayar kullanmaya başlamış olmayı istiyorum. Fakat yine de bir kitabın sonuna doğru kendimi her itişimde, bu sürecin aslında ne kadar gerekli olduğunu tekrar keşfediyorum. Daktilo ile baştan yazmak, kitabı farklı bir şekilde yeniden tecrübe etmemi, hikayenin akışına dalıp, bir bütün olarak nasıl işlediğini hissetmemi sağlıyor. Ben buna “parmaklarımla okumak” diyorum. Gözlerinizin hiç fark etmediği hataları parmaklarınızın nasıl bulduğunu görmek inanılmaz. Tekrar eden kısımlar, tuhaf hikaye kurulumları, bozuk ritimler, parmaklardan kaçmıyor. Sona geldiğimide kitabı bitirdiğimi zannediyorum, ama tekrar yazmaya başladığım zaman daha yapılacak çok iş olduğunu görüyorum.”

Malcolm Gladwell’in popülerleştirdiği ve popüler medyada çok sevilen on bin saat kuralını muhtemelen duymuşsunuzdur: Gladwell’e göre bir işte gerçekten iyi olmanın sırrı, o işe en az on bin saatinizi ayrımaktan geçiyor. On bin saat gerçekten iyi olmanızı garanti altına alır mı, bir şey söylemek zor. Fakat Gladwell de zaten bu savıyla esas olarak tekrar etmenin ve emeğin önemini vurgulamak istiyor: Yılmadan, bıkmadan tekrar etmenin önemini, kolaya kaçmadan, kısa yollar aramadan çalışmanın gerekliliğini anlatmak istiyor.

Aslında Auster ve Gladwell bu konuda yalnız değil. Amerikan edebiyatının en büyük isimlerinden Ernest Hemingway de benzer bir noktaya işaret ediyor. Arnold Samuelson tarafından kaleme alından “With Hemingway: A Year in Key West and Cuba” adlı söyleşide yazar ilk başta yüreklere su serpen tavsiyelerle söze girse de, sonrasında iyi bir iş ortaya çıkarmanın gerçek bedeliyle bizleri tekrar yüzleştiriyor.

Hemingway gibi efsaneleşmiş bir ismin romanlarını böyle bir ortamda ve ayakta yazdığı aklınıza gelir miydi? Maksimum üretkenlik için çalışma ortamınızı nasıl kurgulamanız gerektiğini anlatan YouTuber’lara selam olsun.

Ernest Hemingway:
“Yazmakla ilgili öğrendiğim en önemli şey şu: Hiçbir zaman bir seferde çok fazla yazmamanız gerekiyor. Kendinizi tüketmeyin. Daima biraz da ertesi güne bırakın. Yazacak bir şey bulamayacak noktaya gelene kadar yazmayın. Eğer yazmaktan hala keyif alıyorsanız, ilginç bir yere gelmiş gibi hissediyor ve devamında ne yazacağınızı da biliyorsanız, durmanız gereken noktaya geldiniz demektir. O noktada çalışmayı bırakın ve üzerinde de düşünmeyin. Bırakın bilinçaltınız sizin için çalışsın.”

Ertesi gün işe nasıl başlamanız gerektiği konusunda Hemingway biraz acımasız: Yazar, bir önceki gün yazdığınız kısmı en baştan temize çektikten sonra devam etmeniz gerektiğini söylüyor. Eğer yazdığınız metin çok uzadıysa, en azından en son yazdığınız iki-üç bölümü tekrar okumanız gerektiğini söylüyor. Bunun çok fazla iş çıkartacağını düşününlere ise yazarın cevabı oldukça net.

Ernest Hemingway:
“Cesaretiniz kırılmasın çünkü yazmanın ciddi bir kısmı mekanik bir iş. Bu böyle. Bundan kaçabilmenin bir yolu yok. Örneğin Silahlara Veda adlı romanımı en az elli defa, oturup en baştan tekrar yazdım. Bunu yapmak durumundasınız. Her taslak ilk defasında berbattır. Yazmaya ilk başladığınızda siz heyecana kapılsanız da bu his okuyucuya geçmez. Ama işi öğrendikçe, hikayeyi okuyucunun okuduğu bir kitap olarak değil de, sanki kendi başına gelmiş bir şey gibi hatırlamasını sağlamak için çalışmaya başlarsınız. Yazarlığın gerçek imtihanı budur. Eğer bunu başarabilmişseniz, okuyucu heyecana kapılır ama bu sefer de bu heyecan size geçmez. Size sadece çalışmak düşer. Siz daha iyi yazdıkça iş daha da zorlaşır, çünkü her hikayenin bir öncekinden iyi olmasını istersiniz. Bu gerçekten en zor iş. Yazmaktan daha iyi yaptığım ve yapmayı da sevdiğim birçok şey olmasına rağmen, yazmadığım zaman kendimi berbat hissediyorum. Var olan yeteneğimi çöpe attığım hissine kapılıyorum.”

Bugünün rekabetçi iş dünyasında elbette kimsenin böyle bir lüksü yok. Hiç kimsenin üzerinde çalıştığı bir raporu 50 defa baştan yazıp da kusursuz bir hale getirecek zamanı yok. Ama buradan çıkarmamız gereken mesaj bu değil. İş hayatının bize kanıksattığı bu hız ve verimlilik konusuna bir de bu anlatılanlar perspektiften bakmanın doğru olacağını düşünüyorum: Ya tersi de doğruysa? Bence üzerinde düşünmek için ilginç bir soru.


Sizin düşünceleriniz?

Sekizinci bülteni burada kapatmak istiyorum. Format üzerinde bazı denemeler yapıyorum, ilerleyen haftalarda da yapmaya devam edeceğim. Bazı bültenlerin çok daha uzun, bazılarının çok daha kısa olduğunu, ya da bambaşka başlıkların ya da stajyer programı gibi duyuruların yer aldığını göreceksiniz. Bu formatları denerken sizlerden gelen yorum ve öneriler benim için çok önemli. O nedenle düşüncelerinizi aşağıda paylaşmanızdan mutluluk duyacağımı tekrar belirtmek istiyorum. Eğer henüz abone olmadıysanız, aşağıdaki kutuya e-posta adresinizi girerek bu bültenlerin size de ulaşmasını sağlayabilirsiniz.

Bu hafta ya tersi de doğruysa sorusu üzerinde durduk. Özellikle son kısımda aktardığım ünlü yazarların yavaşlığa övgü temalı sözlerini derlemek benim için de ilginç oldu. Bu anlatılanlardan yavaş çalışmamız gerektiğini mi çıkarmalıyız? Bilmem, ya tersi de doğruysa? Gerektiği zaman hızlı, gerektiği zaman ise yavaş olabilmeyi bilmek olabilir mi acaba doğrusu?

Gelin dengeyi bulmak adına üretkenlik ve hız denildiğinde akla gelen ilk isimlerden biri olan Elon Musk’a sözü verelim. Mühendishane projesine de ilham kaynağı olan Khan Academy’nin kurucusu Salman Khan ile yaptıkları bu Türkçe alt yazılı röportaj, eğitim ve kariyer konusunda oldukça güzel mesajlar veriyor. Pazar gününüzün geri kalanına keyif vermesi için buraya bırakıyorum.

Herkese iyi bayramlar ve iyi Pazarlar.

Geliştirici: Arda Çetin

Mühendishane, Arda Çetin tarafından hayata geçirilen bir eğitim projesidir. Malzeme mühendisliği üzerine hazırlanan eğitim içerikleri için Muhendishane.org adresini, eğitim ve kariyer bültenleri için Muhendishane.net adresini ziyaret edebilirsiniz.

3 replies on “24.05.2020: Bülten.08”

Merhaba Arda Bey
İş yaşamında başlarda kâr herşeydi ve buna ulaşmak için her şey mübahtı. Fakat daha sonra toplum talepleri aracılığı ile ahlaki değerlerin iş dünyası üzerinde baskısı arttı. Fakat bir sorun vardı ahlaki davrandığınızda kârlılık düşüyordu. Önce ahlak kelimesi tahrip edildi ahlak yerine etik kelimesi kullanılmaya başlandı. Böylece ahlak kelimesi ile ifade edilen değerler bütünü çöpe atıldı. Biri “bu yaptığın etik değil” dediğinde zihnimizde pek bir şey canlanmıyor, ama aynı cümleyi ahlak kelimesi ile kullandığında beynimizden vuruluyoruz. Ardından bir formül türetildi “etik değerlerin var gibi görün ama öyle olma”. Bu iki yüzlülük tüm iş dünyamızı hatta tüm hayatımızı sardı. Bu ayrımın nedeni ahlaklı adamla kar odaklı adamın aynı bedende yaşayamamasıdir. Böylece insanlar kendilerine ahlaklı ikinci bir kişilik geliştirdiler. Bu ikinci kişilik gerektiğinde ortaya çıkıyor atıp tutuyor, mangalda kül bırakmıyor. Fakat iş hayatında kullanılamıyor ona uygun değil. Bu yüzdende onun ortaya çıkabileceği ortamlar oluşturuldu hayırseverlik toplantıları vesaire.
İş hayatında bu saçma oyuna herkez katılmak zorunda bırakılıyor. Bir örnek vereyim; bir bayimizin ürünlerimizi sattığı firmaya bizim satışçımız gitmiş ve bayi fiyatlarından daha düşük fiyat vermiş. Satış toplantısında bunu söylediğimde satışçı inkar etti. Bende yalan söylediğini elimde yazılı kanıt olduğunu ve şahitlerin olduğunu söyleyince ortam buz kesti. Bunu herkez biliyordu ama şunu anlayamıyorlardı ben neden bu iki yüzlülük oyununu bozuyordum. Neticede iki yüzlülük iş hayatı denen tiyatronun özü idi. Yani artık ahlaksızlık yapmak serbest ama ahlaksıza, ahlaksız demek yasak. En fazla kaşınız kaldırıp “bu yaptığınız etik değerlere uymuyor” diyebilirsiniz.
Satış kitaplarını alayı saçmalıktır yok efendim satış aşktır, yok efendim bilimdir. Yanlız bir kitap var kendi dünya görüşünce doğruyu söyleyen “satışçının kara kitabı” (kutsal kitabı da olabilir tam hatırlamıyorum ama kapağı kara idi). Kitapta şöyle diyor yazar ” Ahlaki değerleriniz mi var? bu dünyada yaptıklarınız için öldükten sonra sizi yargılayacak bir Allah’a mı inanıyorsunuz? Bu inancı hemen çöpe atın, çünkü onunla beraber bu ticari hayatta başarılı olamazsınız”.
Hatta bir konu başlığı açayım size, biz neden ihracatta iyi değiliz biyormusunuz? Çünkü ticari ahlağımız düşük.

Beğen

Merhaba Mehmet Bey,

VW gibi dev şirketlerde gördüğümüz dizel skandalları, yerli, yabancı, zengin, fakir, büyük ya da küçük her şirketin kârı önde tutarak etik dışına çıkabildiğini gösteriyor. Sadece bize mahsus diyerek bakmak bu nedenle pek doğru değil diye düşünüyorum. Biz galiba sadece o kadar iyi yalan söyleyemiyoruz 🙂

Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s