Kategoriler
Genel

10.05.2020: Bülten.06

Bu hafta: Korkuyla değil, akılcı senaryolarla krizi nasıl yönetebiliriz? İş hayatımızı bir oyun gibi planlasak, bu nasıl bir oyun olurdu?

Mühendishane’nin altıncı bülteninde, iş dünyasının Covid-19 süreci sonrasına nasıl hazırlandığı ve bu hazırlık sürecinde senaryoların önemi üzerinde duracağız. Yakın tarihimizde eşi benzeri yaşanmamış bir süreçten geçiyoruz. Doğal olarak bu belirsizliğin arkasında bizi nelerin beklediğine dair net bir bilgimiz yok. Senaryoların gücü işte tam olarak burada ortaya çıkıyor. Bizi neyin beklediğini bilmiyor, dolayısıyla neye hazırlanmamız gerektiğini kestiremiyor olsak da, bu sürecin devamında gerçekleşmesi muhtemel gelecek senaryolarını belirleyip, hazırlıklarımızı ona göre yapabiliriz. Zaten bundan başka bir alternatifimiz de yok gibi görünüyor.

Covid-19’un hepimize öğrettiği bu oldu: Yaşadığımız belirsizliği nihayetinde bilimin ışığı aydınlatacak.

Merhaba. Ben Arda ÇetinMühendishane projesinin bir uzantısı olarak başladığım eğitim ve kariyer bültenlerinde, alışageldiğimiz klişeleşmiş ve banal “kariyer tavsiyeleri” yerine, dünyanın nabzını birlikte tutup, krizlerin kucağına düşmüş bir dünyada anlamlı bir eğitim ve iş hayatının yol haritasını nasıl çizebileceğimizi birlikte düşünelim istiyorum.

Henüz abone olmadıysanız, her Pazar sabah yayımlanan bu bültenleri e-posta yoluyla almaya başlamak için aşağıdaki kutuya e-posta adresinizi girmeniz yeterli.


Gündem

Covid-19 sonrası döneme dair belirsizlik devam ediyor.

Uzun bir süre daha devam edecek. Çünkü bu salgının ekonomi üzerindeki tahribatının boyutlarını henüz kavrayabilmiş değiliz. Bu krizden özellikle orta ve küçük ölçekli işletmeler etkilenecek söylemleri sürerken, büyük şirketler için de durumun pek iç açıcı olmadığını görüyoruz: ABD’nin en büyük 30 şirketinin yer aldığı Dow Jones Borsası endüstri endeksi %23 düşüşle, 1987 senesinden bu yana gördüğü en kötü çeyreği yaşadı. Londra Borsası’na kote olmuş piyasa değeri en büyük 100 şirketin dahil olduğu FTSE 100 endeksi de %25 düşüşle, yine 1987 senesinden bu yana görülen en kötü çeyreği açıkladı.

Birinci çeyrek sonrasında tekrar toparlanma başlar mı?

Bunu henüz bilmiyoruz. Bütün problem de burada: En kötü çeyrek açıklamalarının, birkaç ay sonra en kötü yarıyıl açıklamalarına dönüşme ihtimali yok diyemiyoruz.

Hiç mi iyi yönde bir işaret yok?

Elbette var. İnsanlığın bundan çok daha zor süreçleri atlatmayı başardığını biliyoruz. Tarih bunun örnekleriyle dolu. Evet, bir kötüye gidiş var. Ama belki de mevcut iş yapış biçimlerimizdeki problemleri görmek ve destursuz gidişatımıza bir dur diyebilmek için böyle bir süreç yaşamamız gerekiyordu. Nasihatten değil, musibetten anlamak gibi kötü bir huyumuz var sonuçta. Sürmeyen bir iş hayatının neye benzediğini tecrübe ettikten sonra, bu süreçten doğru dersleri çıkarmayı başarabildiğimiz taktirde, sürdürülebilir bir iş hayatının temellerini atmak için çalışmaya başlayabiliriz.

Bu dersleri çıkarabildiğimize dair sinyaller var mı?

Bu zaman alacak bir değişim olacak elbette. Henüz değerlendirme yapmak için erken belki, ama bazı sinyaller görüyoruz. Şirketlerin attığı somut adımlar üzerinden örnekler vermek şu aşamada gerçekçi değil belki, ama en azından bir sorgulama süreci içindeyiz. Örneğin HLB’nin yaptığı bazı anket ve değerlendirmelere göre, büyük şirketlerin üst yönetimleri benzer süreçlerin tekrar yaşanmaması adına yapılması gereken reformlar üzerinde çalışıyor.

Bu reformlar gerçekten kalıcı çözümler sağlayabilir mi?

Bir kriz durumunda öncelikli olarak mevcut durumu kontrol altına almak için kısa vadeli çözümler üzerine odaklanmak doğru olur. Kriz kontrol altına alındıktan ve fırtına durulduktan sonra, krizin tekrarlanmaması adına alınması gereken kalıcı önlemleri konuşmak daha gerçekçi olur. Şu anda iş dünyasının odağında doğal olarak günü kurtarmak var. Şirketler bugün yaşadıkları sorunları gidermek adına pratik çözümler üzerine odaklanıyorlar.

Ne gibi?

Evden çalışmayı kolaylaştıracak altyapıların kurulması, esnek çalışma imkanı sunacak sözleşmeli İK modellerinin geliştirilmesi, kriz durumları için kaynak ayrılması ya da kriz müdahale merkezlerinin kurulması gibi. Bunlar mevcut zorlukları aşmak adına alınan kısa vadeli önlemler. Ancak gerçek anlamda uzun vadeli önlemlerin konuşulduğunu henüz göremiyoruz.

Uzun vadeli önlemlerden kasıt nedir?

Bir problemle iki şekilde mücadele edebilirsiniz. Ya sonuçlarıyla, ya da kaynağıyla. Şirketlerin aldığı bu önlemler, problemin sonuçlarını yumuşatmaya ya da ortadan kaldırmaya yönelik bazı iyileşmeler sağlayabilir. Ama problemin kaynağıyla mücadele etmek, bambaşka bir yaklaşım gerektiriyor.

İş dünyasının tek hedefinin kârlılık olduğu bir dünyada, alınan bu önlemler sadece yaşanan krizlerin bir nebze olsun daha hafif atlatılmasını sağlayabilir. Ancak krizlere gerçek anlamda bir önlem alamaz.

İş dünyası ne zaman tek odağının kârlılık olması gerektiği düşüncesini bir kenara koyar ve sürdürülebilirlik üzerine odaklanmaya başlar, o zaman farklı bir şey konuşmaya başlarız. Kariyer ve kitap tavsiyesi başlıkları altında, bu konuda biraz daha ayrıntı vermeye çalışacağım.

Bir problemi, onu ortaya çıkaran bilinç düzeyi ile çözemezsiniz.

A. Einstein

Belirsizliklerle mücadelede senaryoların önemi

Önceki bültenlerde de üzerine durduk: Yakın geçmişte şu anda yaşadığımız salgın nedenli krizin muadili olarak görülebilecek bir şeyi tecrübe etmedik. Yaşadıklarımızı geçmişteki şu ya da bu olaya benzeterek, bu süreçten nasıl çıkacağımızı ya da çıktığımızda bizi nasıl bir dünyanın bekliyor olabileceğini kestiremiyoruz. Dolayısıyla geçmiş trendlerin analizine dair gelecek planlarının geçerliğini kaybettiği bir durumla karşı karşıya olduğumuzu söyleyebiliriz.

Bir önceki bültende, New York Merkez Bankası Başkan Yardımcısı Kevin Stiroh’un Covid-19 süreciyle ilgili olarak “geçmişteki trendlerin analizine dayalı geleneksel modeller artık geçerliliğini kaybetti” yorumuna yer vermiştim. Kendisinin de ifade ettiği gibi, artık geçmiş trendlerin analizine dayalı değil, senaryolara dayalı gelecek modellerinin öne çıkması gereken bir süreçteyiz.

Bu tür belirsizliklerde senaryolarımızı nasıl oluşturabiliriz?

ABD’nin ünlü yönetim danışmanlığı firması BCG, geçtiğimiz günlerde Covid-19 ve benzeri krizlerin senaryolar üzerinden nasıl yönetilebileceğini anlatan bir yazı yayımladı. Kısaca özetlemek gerekirse, senaryo oluşturmanın ilk adımı, yaşanan belirsizliği belli dönemlere bölmekle başlıyor. Krizin homojen değil, farklı faz ve aşamalardan oluşan bir süreç olması nedeniyle, krizi yönetilebilir bir hale getirmek için ilk olarak bu fazların anlaşılması ve tanımlanması gerekiyor.

Covid-19 sürecinin aşamalarını nasıl tanımlayabiliriz?

İçinde yaşadığımız krizden bir örnek verelim: Covid-19 sürecini tek bir homojen süreç olarak tarif etmek yerine, üç aşama üzerinden ele almamız doğru olur: İlk olarak evlere kapanmak zorunda kaldığımız bir durgunluk süreci, ardından normalleşmeye çalıştığımız bir geçiş süreci, ve son olarak da yeni normların belirlendiği kriz sonrası süreç. Bu üç aşama farklı kısıtlamalar içeren ve farklı zorlukları olan fazlar olduğu için, her bir aşamanın ayrı bir süreç olarak ele alınması ve hepsi için ayrı ayrı senaryolar geliştirilmesi sürecin yönetilmesini kolaylaştırıyor.

Bu aşamaları belirledikten sonra senaryoları nasıl tasarlayabilirim?

Başlarken akılda tutulması gereken en önemli şeylerden bir tanesi, ayrıntıların içinde kaybolmamaya dikkat etmek. Bunun yerine, sürecin gidişatını tanımlayan ana etkenleri belirlemek ve bu etkenler üzerinden ortaya çıkması muhtemel gelecek senaryolarını değerlendirmek gerekiyor.

Örneğin Covid-19 sürecinin ilerleyişini belirleyecek ana etkenler neler olabilir?

BCG’nin analizine göre, krizin gidişatını belirleyecek etkenleri dörde ayırabiliyoruz:

  1. Toplum sağlığının gidişatı: Bölgesel olarak toplum sağlığının iyiye ya da kötüye gidecek olması, yukarıda tanımlanan birici aşamanın ne kadar uzayabileceğini belirleyen ana etken olacak. Yayımlanan raporların takibi ve verilerin analizi, bu etkeni doğru değerlendirmek açısından önemli.
  2. Hükümetlerin önlem ve kısıtlamaları: Toplum sağlığının gidişatı gibi, hükümetlerin aldıkları önlem ve getirdikleri kısıtlamalar da bölgeden bölgeye değişiklik gösteriyor. Bölgeler ve ülkeler bazında değerlendirilmesi gereken bu önlem ve kısıtlamalar da, sürecin gidişatını belirleyecek ana etkenlerden bir tanesi.
  3. Makroekonomik ortam: Krizin yarattığı işsizlik, yatırımların ne oranda azaldığı, şirketlerin iflas oranı gibi parametreler de yine bölgesel ve aynı zamanda sektörel olarak değişiklik gösteriyor. Bu verilerin dikkatli analizi, toparlanma sürecinin belli bir bölge ya da sektörde ne kadar süreceği ve ne zorlukta olacağı konusunda bilgi sağlayabiliyor.
  4. Sektörel talep değişimleri: Kriz sürecinden her sektör değişen oranlarda etkilendi. Sektörel bazda bu etkinin analiz edilmesi yanında, bu sektörlerin tedarikçileri konumundaki firmaların bölgesel ve sektörel değerlendirmesi de, yukarıda bahsettiğim aşamaların süresini ve niteliğini belirleyen faktörler olacak.

Bu etkenleri değerlendirdikten sonra senaryolar bitiyor mu?

Hayır. Senaryolar bir kere oluşturup, sonra arkanıza yaslanarak izleyeceğiniz varsayımlar değiller. Yukarıda bahsedilen bilgiler doğrultusunda sürekli verilerle güncellenmeleri ve tekrar tekrar değerlendirilmeleri gerekiyor. Sürecin gidişatına bağlı olarak bazı senaryoların gerçekleşme ihtimali kalmadığı için bu senaryolar göz ardı edilebilir, ya da yeni senaryoların da oluşturulma ihtiyacı gündeme gelebilir. Ciddi bir veri analizi gerektirdiği için, bu değerlendirmelerin sayısal tablolar üzerinde takip edilmesi gerekiyor.

Tüm bu analizler sonuçta nereye varıyor?

Bu analiz ve değerlendirmelerin varması gereken noktanın, “bilgiye dayalı karar” dediğimiz karar alma süreci olması gerekiyor. Medyada ya da sosyal medyada yayılan spekülasyonların yarattığı belirsizliklere ve endişelere bağlı duygusal kararlar yerine, bu analizler sayesinde sürecin ilerleyişine dair kuvvetli senaryolar oluşturabilmemiz ve elde ettiğimiz bilgiler ışığında karar almamız gerekiyor. Karar alamıyorsak, senaryoların bir anlamı da kalmıyor. Ancak bunun için karar verme sürecine dahil olan kişilerin, bu veriler ışığında gerçekleşmesi muhtemel referans senaryolar konusunda mutabık olabilmeleri gerekiyor.


Güncel trendler ve öne çıkanlar

Salgın geçirmez ürünlerin dönemi başlıyor: Piyasalar söz konusu olduğunda da güçlü olanın değil, adapte olabilenin ayakta kalabildiğini tarihten örneklerle biliyoruz: Bir değişim sürecinin içinde olduğumuz için, doğal olarak şirketler adapte olmanın yollarını arıyorlar. Salgın sonrası dönemde talep olacağı düşüncesiyle, salgın geçirmez ya da salgına dayanıklı olarak tarif edebileceğimiz yeni bir ürün kategorisinin ortaya çıkmaya başladığını görüyoruz. Benim gözüme çarpan ilk örneklerden bir tanesi bu oldu: Salgına dayanıklı paketleme teknolojileri. İlerleyen haftalarda bu kategoride değerlendirebileceğimiz birçok yeni ürün ve hizmeti görebileceğimizi tahmin ediyorum. (Bir diğer örneği de hemen aşağıda.) [Link @NatureAsia, İngilizce]

Salgın sonrası hizmetler de şekilleniyor. Mesela robotaksi: Sürücüsüz arabalar yeni bir konu değil. Salgın öncesinde de uzun zamandır üzerinde çalışılan bir teknoloji. Hatta Tesla’nın bu teknolojiyi piyasaya sürme konusunda önemli bir mesafe aldığını ve şu anda belli kısıtlamalar dahilinde müşterilerine sunduğunu biliyoruz. Ancak salgın sonrasındaki yeni normallerimizin konuşulduğu bu günlerde, salgına dayanıklı ürünler kadar, hizmetlere de talep olacağı aşikar. Bu hizmetlerden bir tanesi de sürücüsüz taksiler, ya da benim de yeni öğrendiğim adıyla robotaksiler. Salgın sonrasında sürücüsüz taksilere ciddi bir talep olacağı düşüncesiyle, Çin’de birçok startup bu konuya eğilmiş durumda. [Link @BBC, İngilizce]

Hammadde üreten ve malzeme geliştiren sektörleri gösteren “materials select sector” endeksinin son bir yıllık değişimi: Covid-19 sürecindeki çakılmaya bakılırsa, gelişmiş ülkelerin benzer bir krize karşı önlem olarak malzeme sektörünü farklı yönetmek isteyeceklerini tahmin edebiliriz.

Salgın sonrasında gelişmiş ülkelerde malzeme mühendislerine ihtiyaç artabilir: Bunu ben değil, Ascent Wealth Partners Genel Müdürü Todd Gordon, yukarıdaki grafiği baz alarak söylüyor. Salgın sonrasında şirketlerin ucuz diye dünyanın bir ucundan mal almak yerine, tedarik zincilerini lokalize edecekleri yönünde bir beklenti olduğunu önceki bültenler de ben de belirtmiştim. Teknoloji geliştiren gelişmiş ülkelerin üretimi tekrar kendi içlerine çekebilmeleri için, üretimde kullanılacakları malzemeleri de üretebilmeleri gerekiyor. Çünkü tedarik zinciri perspektifinden bakıldığında, ürünü uzaktan tedarik etmekle, malzemeyi uzaktan tedarik etmek arasında büyük bir fark yok: Salgın ya da ticaret savaşları gibi nedenlerle ikisini de kesintiye uğrayabiliyor, ikisi de satışları olumsuz etkileyebiliyor. Malzemelerin de içeride üretilmesi gerekeceği beklentisi, doğal olarak akla malzeme mühendislerine ihtiyaç olacağı düşüncesini getiriyor. Bu beklentinin hammadde ya da parça üreticisi konumundaki gelişmekte olan ülkeleri nasıl etkileyeceği ise ayrıca ele alınması gereken bir konu. [Link @CNBC, İngilizce]

Resim: Ford Motor Co.

Otomotiv ABD’de de start alıyor: Avrupalı otomotiv üreticilerinin ardından, salgından ciddi şekilde etkilenen ABD’de de otomotiv sektörü üretime başlamanın planlarını yapıyor. Ford Motor Co. 18 Mayıs itibarıyla Kuzey Amerika’daki üretim tesislerini aşamalı olarak devreye alacağını açıkladı. Personellerin aşamalı bir şekilde işbaşı yapması dışında maske, sağlık taraması gibi standart önlemlerin de uygulamaya konulacağını firmanın açıklamasında görebiliyoruz. Enteresan olan madde ise, hastalık belirtisi taşımadığını tasdik etme sorumluluğunun çalışanlara verilmiş olması. Hasta olmadığını beyan etmesine rağmen hasta olduğu ortaya çıkan bir kişinin bu madde uyarınca yaptırıma maruz kalıp kalmayacağı bu açıklamadan anlaşılmıyor. [Link @IndustryWeek, İngilizce]

Vücut ısısından elektrik üretilebilir mi? Bir haber de akademiden: Nature’da yayımlanan bir makalede demir bazlı, toksik özellik taşımayan yeni bir malzeme aracılığıyla ısı enerjisinden elektrik üretilebileceği duyuruldu. Bu aslında yeni bir konu değil, bu alanda başka çalışmalar da var. Merak edenler için biraz teknik ayrıntıya girmemizin bir zararı olmaz: Japon araştırmacılar, ferritik demir içine %25 alüminyum ve galyum katkılandığı taktirde ANE (anomalous Nernst effect) faktörünün on kat artabileceğini sayısal yöntemlerle tespit etmişler. Bunun mümkün olduğunu sadece hesaplamakla kalmayıp, bu özelliği sergileyebilen ince film numuneler de üretmeyi başarmışlar. Üretilen elektrik miktarı giydiğimiz kıyafetleri vücut ısısıyla beslemeye yetebilir mi, söylemek için henüz erken. Makalede raporlanan değerler oda sıcaklığında derece başına 4-6 mikrovolt düzeyinde seyrediyor. [Link @Nature, İngilizce]


Kariyer yolculuğu

Başarı bir son değil, başarısızlık da ölümcül değil. Önemli olan devam edecek cesareti bulabilmek.

W. Churchill

Sürdürülebilirliğe farklı bir bakış

İş hayatının kazananı kim?

Şimdi size felsefi bir soru: 2018-2019 sezonunun süper lig şampiyonu kim diye sorsam, herkesin bu soruya vereceği cevap aynıdır. Ya da Muhammad Ali ve Joe Fraizer arasındaki boks maçını kim kazandı diye sorsam, belki bazılarının açıp Wikipedia’ya bakması gerekebilir. Ama sonuçta bu soruya da herkesin vereceği cevap aynıdır. Spor dünyasında kimin kazandığı açık bir şekilde nettir. Ama en az spor dünyası kadar büyük bir rekabete sahne olan iş hayatı için benzer bir şeyi söylemek zor. İş hayatının kazananı kim diye sorsam, herkesin mutabık olduğu net bir cevap bulamıyoruz, değil mi? Neden acaba?

İş hayatının belli kazananları yok mu?

Gelin birlikte düşünelim: İş hayatının kazananı kim? En zenginler listesinde başı Jeff Bezos çekiyor, iş hayatının kazananı o diyebilir miyiz? Bilmiyorum. Boşandıktan sonra bu ünvanı Bill Gates’e kaptırmıştı. O zaman Bill Gates mi kazandı diyeceğiz? Ya da çok iddialı projelere girdiği için Elon Musk kazandı diyebilir miyiz? Her ne kadar şirketleri medyatik olsa da, bu şirketlerin devlet desteği olmadan ayakta duramayacaklarını biliyoruz. Dönem dönem şirketlerinin iflasın eşiğinden döndüğü de bilinen bir durum. O nedenle Elon Musk’ı da gerçek anlamda bir “galip” olarak ilan etmek zor sanki?

En çok parası olan mı? En medyatik olan mı? En çok karlılık açıklayan mı? Tam olarak bilmiyoruz. Bence resmi anladınız: Bir spor müsabakasında ya da ligde olduğu gibi, iş hayatının gerçek anlamda bir kazanını yok. Bugün için başarılı ve medyatik görünenler var, ama yarın ne olacaklarını bilmiyoruz.

İş hayatı ve spor dünyası arasındaki temel fark nedir?

Spor dünyası gibi, iş hayatı da herkesin kazanmak için oynadığı bir oyun. Ama kimse kazananın kim olduğunu bilmiyor. Çünkü iş hayatının spor müsabakalarından önemli bir farklı var: Spor müsabakasının bir sonu ve dolayısıyla kazananı var, ama iş hayatının sonu yok. Dolayısıyla da kazananı yok.

Sonu olmayan bir oyunda önemli olan nedir?

Oyunun sürmesi elbette. İş hayatında kazanmak değil de oyunda kalmak önemliyse, herkesin bu oyunun sürmesi için gayret ediyor olması lazım. Çünkü iş hayatında kazanmak diye bir şey olmasa da, kaybetmek diye bir şey var: O da oyunun bitmesi. Ya da sizin oyun dışında kalmanız.

İş hayatı kazanmaktan ziyade, oyunun sürmesi için oynanması gereken bir oyun. Ancak algılarımız gereği bu oyunu da kazanamak için oynamamız gerektiğini zannettiğimiz için başımıza olmadık işler açıyoruz. İş hayatının gaddar ve kirli taraflarını ya da duyarsız yönlerini didiklediğiniz zaman, hep arkasında kazanacağı sanrısıyla işler çeviren birilerini bulursunuz. Halbuki herkesin oyunun sürmesi için çalıştığı bir dünyada, iş hayatı bugünkünden çok daha farklı olmaz mıydı? Sürdürülebilirlik kavramının içini gerçek anlamda bu şekilde dolduramaz mıyız?

Enteresan. Bu konu hakkında okuyabileceğim bir kitap var mı?

Evet, var. Buyurun sizi kitap tavsiyesi bölümümüze alalım.


Kitap tavsiyesi

Simon Sinek: The Infinite Game

The Infinite Game / Simon Sinek

Yukarıda anlattığım düşünce, Simon Sinek’in kitabının temelini oluşturuyor. Aslında bu düşünce üzerine konuşacaksak, bir adım daha geriye gitmemizde fayda var. Çünkü bu sonlu ve sonsuz oyun düşüncesi (finite and infinite games) Simon Sinek’ten daha önce James P. Carse’ın 1986 yılında yayımladığı Finite and Infinite Games başlıklı kitapta dile getirilmişti. Simon Sinek’in aslında bir açıdan yaptığı, klasikleşmiş şarkılara cover yapan popçular gibi, bu kitabın bir coverını yapmak olmuş. Ama daha yakın tarihli bir kitap olması ve Türkçeye çevrilme ihtimalinin daha yüksek olması nedeniyle bu kısımda Simon Sinek versiyonuna yer vermeyi tercih ettim.

Hayatınıza ya da kariyerinize sonlu ya da sonsuz bir oyun gibi yaklaşmanız, aslında sizin hayata karşı duruşunuzu belirliyor. Hayatı sonlu bir oyun gibi oynadığınız taktirde hırslı, menfaatçi ve ciddi bir tutum sergilerken, hayatı sonu olmayan ve sürmesini sağlamak için oynadığınız bir oyun gibi gördüğünüzde paylaşımcı, sorumluluk sahibi, güven inşa eden ve keyfe de önem veren bir tutum geliştirebiliyorsunuz.

Sinek’in kitabı bunun örnekleriyle dolu. Bence üzerinde düşünmeye değer.


Eğitim yolculuğu

Bu bültende birçok yerde ele aldığımız sonlu (finite) ve sonsuz (infinite), yani belli bir sonu olmayan oyun düşüncesini eğitime de uygulayabilir miyiz? Şu ana kadar bu düşünceyi sadece iş dünyası bağlamında ele aldık: Çoğu zaman sonu olmayan bir oyunu, sonlu bir oyun gibi oynayıp kazanmaya çalıştığımız için hırsımıza yenik düşüyor ve sürdürülemez bir iş hayatının ortaya çıkmasına neden oluyoruz. Halbuki herkesin oyunun sürmesi için oynadığı bir dünyada durum bambaşka olurdu.

Benzer bir şeyi eğitim için de söyleyemez miyiz?

Elbette söyleyebiliriz. Dikkat ederseniz eğitim de sonu olmayan bir oyun. Ama biz eğitimi sonlu bir oyun gibi tasarlıyor, puan ve derecelendirme sistemleri çevresinde kurgulayarak, insanları rekabete zorluyor ve kazanamayacakları bir oyun içinde mücadele etmelerine yol açıyoruz.

Eğitimin de bir kazananı yok mu?

Sizce var mı? Okulu birincilikle bitirmek eğitimi kazandığınız anlamına gelir diyebilir misiniz? Eğer eğitim sistemi böyle bir rekabet üzerine kurgulanmış olsaydı ve tüm amacı gerçekten de okulu birincilikle bitirmek olsaydı, bu gerçekten üzücü olmaz mıydı? Eğitimin nihai amacı insanın hem kendini, hem de dünyayı tanımasına ve bir birey olarak gelişip bu dünyadaki yerini bulmasına yardımcı olmaktır dersek, buna pek itirazı olan olmaz diye düşünüyorum. O zaman eğitimi de sonu olmayan bir oyun olarak görmek durumundayız.

Eğitimin tek amacı öğrenmektir. Eğer bir şey öğrenmiyorsanız, eğitimin varlığından söz edemeyiz.

Sir Ken Robinson

Eğitimin gerçek amacı öğrenmek mi?

Özünde evet. Ama eğer örgün eğitimden bahsediyorsak, hayır. Örgün eğitim, halkın kitlesel bir halde bir okul düzeninden geçmesini sağlamak için oluşturulmuş endüstriyel bir sistem. Hem kanunlar gereği, hem de mevcut düzende bir iş bulabilmek için hepimiz bu sisteme dahil olmak durumundayız. Ancak bu anlattıklarım örgün eğitimin kötülendiği şeklinde anlaşılmamalı: Ben sadece örgün eğitimin, eğitim dediğimiz olgunun tamamı değil, sadece bir kısmı olarak görülmesi gerektiğini anlatmaya çalışıyorum. Nasıl fiziksel sağlığınızı sadece okuldaki beden eğitimi derslerine emanet etmiyor, kendiniz de bireysel olarak spor yapmaya gayret ediyorsanız, okuldaki derslerle yetinmeden, kendi eğitiminizin de sorumluluğunu da almanız ve bir ömür boyunca sürdürmeniz gerektiğine inanıyorum.

Bu düşünceyi hayatımda nasıl uygulayabilirim?

Eğitimi diploma almak için sürdürdüğünüz kafasından çıkıp, öğrenmeyi önceliğiniz haline getirmenizi önerebilirim. Bunu öylesine bir tavsiye olarak değil, kişisel tecrübeme göre gerçekten de doğru olduğu için söylüyorum. Hayatın size ne getireceğini önden kestirmeniz mümkün değil. Kendi çevreme baktığımda, hayatı boyunca akademik kariyere yönelik çalışıp sonra danışmanlık yapan, özel sektöre geçen, ya da mühendislik okuyup sonra bambaşka işlerle uğraşan o kadar çok insan görüyorum ki. Hayatın böyle belirsiz bir akışı varken, kendinizi dünyayı sadece size derslerde anlatılanlar üzerinden anlamaya mahkum bırakmamalısınız.


Sizin görüşleriniz?

Son haftalarda, bültenin farklı kısımları arasında bir bütünlük olmasına gayret ediyorum. Önceki bültende başarısızlık teması üzerine yazılar, kitap tavsiyeleri vardı. Bu bültende ise ana tema olarak sonu olmayan oyunlardan bahsettik. Klişeleşmiş tavsiyelerden uzak durmaya gayret edip, içinde yaşadığımız dünyaya ve iş hayatına dair biraz olsun taze bir perspektif sunmaya çalışıyorum. Ne kadar becerebiliyorum, onu bilmiyorum tabii. İçeriğe dair öneri ve yorumlarınız varsa, aşağıda paylaşmanızdan mutluluk duyarım. Eğer okuduklarınız hoşunuza gittiyse, Pazar sabahları yayımlanan bu bültene e-posta aboneliği yaptırabilir ya da arkadaşlarınızla paylaşabilirsiniz.

Pazar gününüzün devamı için, bir de podcast önerisiyle bu bülteni kapatalım. Yiğit Tezcan ve Kaan Göker’in podcastine önceki bültenlerde de yer vermiştim. Bu hafta tekrar buraya taşımak istememin nedeni, aşağıdaki bölümün içeriği: Akademik kariyer yapmak isteyen öğrencilerden bu kariyer tercihinin olumlu/olumsuz yönleri hakkında Mühendishane’ye sıklıkla sorular gelir. Aşağıdaki podcaste hem bu konuyu ele aldığı, hem de benim de benzer görüşlere sahip olmam nedeniyle bu hafta da yer vermek istedim. Arada bir beklenmedik yerlerde sert küfürler patlatılsa da, sohbet oldukça keyifli 🙂 Herkese iyi haftalar.

Geliştirici: Arda Çetin

Mühendishane, Arda Çetin tarafından hayata geçirilen bir eğitim projesidir. Malzeme mühendisliği üzerine hazırlanan eğitim içerikleri için Muhendishane.org adresini, eğitim ve kariyer bültenleri için Muhendishane.net adresini ziyaret edebilirsiniz.

2 replies on “10.05.2020: Bülten.06”

Merhaba Arda Bey
Yine çok güzel bir yazı, müşterisi az diye vazgeçmezsiniz umarım. Türkçe takip ettiğim tek blog sizinki.
Bu hastalık benim işlerimide çok etkiledi. İhracat yoğunluklu çalışıyorum, yurt dışı ile tek bağlantım mail ve telefon oldu maalesef. Mutlaka gitmem gereken üç fuar ertelendi ne zaman yapılır bilmiyorum. Çalıştığım firmalar da buraya gelemiyor, öyle herşey uzaktan olmuyor. İntermette paylaşımları görüyorum herkez zevahiri kurtarma çabasında çocuklar gibi “acımadıki!, acımadıki!” diyorlar. Oysa durumu doğru tespit etmek ve strateji geliştirmek çok önemli.
Ben şöyle diyorum “evet acıdı, bu acıyı nasıl engelleyebilirim”.
Saygılarımla

Beğen

Teşekkürler güzel sözleriniz için Mehmet Bey. Benim de çevremde gördüğüm çoğu insanın bu durumdaki kararları benzer duygusal tepkilere dayanıyor. Kolay değil o duygulardan sıyrılmak elbette ama kötü de olsa mutlaka bir plan ve bir analiz yapılması gerekiyor diye düşünüyorum. İyi çalışmalar.

Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s