Kategoriler
Genel

03.05.2020: Bülten.05

Bu hafta: Sürdürülebilirlik ne demekmiş, yeni anlıyoruz. Çünkü sürmüyor. Eğitim hayatı da, iş hayatı da durma noktasına geldi. Sürmesi için yapılması gereken değişiklikler, geleceğin iş hayatını da biçimlendirecek.

Mühendishane’nin beşinci bültenine hoş geldiniz. İlk dört bültenin gündemini baskın bir şekilde ele geçiren Covid-19 gündemine bu hafta biraz ara vereceğiz. Şu anda öncelikli gündemimiz elbette ki yaşamakta olduğumuz bu salgın. Ancak unutmamak gerekiyor ki, bu salgının hakkından geldikten sonra sırada bekleyen başka problemlerimiz de olacak. The Economist birkaç gün önce aşağıdaki karikatürle sırada kimlerin beklediğini incelikli bir şekilde bizlere hatırlatmıştı.

Birinci raund. (Kenarda iklim değişikliği bekliyor.)

Sürdürülebilirlik ne demekmiş, yeni anlıyoruz

Çünkü sürmüyor. Gördüğünüz gibi eğitim hayatı da, iş hayatı da durma noktasına gelmiş durumda. Sürdürülebilirlik içi boş bir moda sözcük değil, tam da bugün yaşadığımız şeyin olmaması, yaşanmaması için yapılması gerekenleri, alınması gereken önlemleri tarif eden bir düşünce. Yaşamakta olduğumuz süreç sayesinde sürdürülemeyen bir eğitim ve iş hayatının neye benzediğini acı bir şekilde hepimiz görüyor ve anlıyoruz. Neyse ki bir aşı ya da ilaç geliştirilebildiği taktirde çözebileceğimize inandığımız bir sorun var karşımızda. Ama sürdürülebilirliğe sekte vurabilecek potansiyele sahip bazı problemler var ki, ne yazık ki bir ilaç ya da aşı ile çözülebilirmiş gibi görünmüyorlar. Bu hafta, ana gündem maddesi olarak bu problemlerin en güçlülerinden biri olan iklim değişikliği problemine yakından bakıp, iş dünyasında yaratabileceği problemleri somut bir şekilde ele almaya çalışacağız.

Ayrı kalsak da beraberiz. #Evdekal.

Merhaba. Ben Arda Çetin. Mühendishane projesinin bir uzantısı olarak başladığım eğitim ve kariyer bültenlerinde, alışageldiğimiz klişeleşmiş ve banal “kariyer tavsiyeleri” yerine, dünyanın nabzını birlikte tutup, krizlerin kucağına düşmüş bir dünyada anlamlı bir eğitim ve iş hayatının yol haritasını nasıl çizebileceğimizi birlikte düşünelim istiyorum.

Henüz abone olmadıysanız, her Pazar sabah yayımlanan bu bültenleri e-posta yoluyla almaya başlamak için aşağıdaki kutuya e-posta adresinizi girmeniz yeterli.


Gündem

İklim değişikliği de Covid-19 gibi iş hayatını etkileme potansiyeline sahip mi?

Bu konunun uzmanlarına bakılırsa, bu sorunun net cevabı: evet. Bu konuyu değerlendirmek üzere 4 Mart tarihinde işletme alanında dünyanın en prestijli üniversitelerinden biri olan Harvard Business School bir konferans düzenledi. Üst düzey yöneticilerin, risk değerlendirme uzmanlarının ve yatırım profesyonellerinin katılımıyla gerçekleşen bu konferansta, iklim değişikliğine bağlı risklerin yatırım kararlarında nasıl ele alınması gerektiği tartışıldı.

İklim değişikliği kaynaklı riskler nasıl değerlendiriliyor?

Yatırımcılar iki ölçütü dikkate alıyor. “Fiziksel riskler” olarak değerlendirdikleri ilk ölçüt, iklim değişikliğine bağlı sıcaklık artışı, hava olaylarının şiddetinin artması ve deniz seviyesinin yükselmesi gibi, fiziksel etkileri olan durumları dikkate alıyor. Bu riskler ticari operasyonları durdurma potansiyeline sahip, ekonomik aktiviteyi kesintiye uğratan ve şirketlerin sermayelerini eriten konuları kapsıyor. Covid-19 süreci sayesinde, bugüne kadar bazılarına pek inandırıcı gelmeyen bu tür senaryoların gerçeklikten aslında hiç de uzak olmadığını acılı bir şekilde öğreniyoruz.

Yatırımcıların dikkate aldığı ikinci ölçüt ise “geçiş riskleri” olarak tanımlanıyor. Bu riskler, düşük karbon salımı temelli bir ekonomiye geçiş sürecinde şirketlerin yaşayabileceği zorlukları kapsıyor. İşin bu tarafı net bir değerlendirme yapabilmek açısından daha zor, çünkü bu geçiş sürecinin tam olarak neye benzeyeceği, düzenlemelerin ne şekilde ve nasıl bir sürece yayılarak uygulamaya konulacağı konuları henüz netlik kazanmış değil. Ayrıca önümüzdeki yıllarda görebileceğimiz inovasyonlara ek olarak, müşteri tercih ve davranışlarında ortaya çıkacak değişikliklerin de öngörülemiyor olması, bu riski yönetmesi daha zor bir hale getiriyor.

Bu riskleri değerlendirmek için geçmişteki örneklere bakılamaz mı?

Maalesef hayır. Çünkü buna benzer bir süreci insanlık yakın bir tarihte yaşamadı. New York Merkez Bankası Başkan Yardımcısı Kevin Stiroh yukarıda bahsettiğim konferansta yaptığı konuşmada bu durumu “geçmişteki trendlerin analizine dayalı geleneksel modeller artık geçerliliğini kaybetti” sözleriyle ifade ediyor. Artık senaryolara dayalı, geleceğe yönelik modellerin öne çıkması gerektiğini belirtiyor.

Yukarıda bahsi geçen ölçütleri değerlendirecek araçlarımız var mı?

Varlığına alışmaya çalıştığımız bu yeni krizler, yeni ölçüm ve değerlendirme araçları gerektiriyor elbette. Bunun örneklerini görmeye başladık. Mesela 1 trilyon ABD Doları’nın üzerinde müşteri varlıklarına sahip özel ve bağımsız bir yatırım yönetim firması olan Wellington Management, Woods Hole Research Center’da (WHRC) çalışan iklim bilimcilerle işbirliği yaparak, iklim değişikliğinin sermaye piyasalarını nasıl etkileyebileceğini değerlendirmeye çalışıyor. Daha önce yatırım şirketlerinin iklim bilimcilerle çalıştığına dair herhangi bir örnek gördüğümüzü hatırlamıyorum.

Bu değerlendirmeler neyi gösterecek?

Yatırımcılar bu çalışmalar sayesinde iklim değişikline karşı ekonomik açıdan daha savunmasız olan bölgeleri tespit edip, yatırım kararlarını bu şekilde verme yoluna gitme gayretindeler. Bu değerlendirmeler aynı zamanda sigorta primlerinin tespiti gibi konularda da rol oynayacak.

İklim değişikliğinin etkileri de Covid-19 gibi çok hızlı bir şekilde ortaya çıkarsa?

Herkesin kafasında iklim krizinin etkilerini yavaş yavaş hissettirmeye başlayacağı ve düzenlemelerin de buna bağlı olarak zamana yayılarak yapılacağı yönünde bir algı var. Ancak Covid-19 sürecinin de yarattığı tedirginlikle birlikte, bu düzenlemelerin bazı alanlarda hızlandırılması söz konusu olabilir. Covid-19, belirsizliğin ne demek olduğunu bizlere acı bir şekilde öğretiyor. İklim değişikliği gibi çok daha büyük bir belirsizliğe ait ekonomik riskleri, hiçbir aklı başında insanın göz ardı etmemesi gerekiyor. Bir salgın durumunda ülkelerin sınır kapılarını nasıl bir günde kapatabildiklerini, sokağa çıkma yasaklarının nasıl peşi sıra gelebildiğini hep birlikte gördük.

İklim krizinde de Covid-19’a benzer önlemler mi gerekecek?

Sorunun kapsamı ve derinliği çok farklı olduğu için, bu iki konuyu bu şekilde birbirine benzeterek anlamaya çalışmak pek doğru olmaz. Örneğin iklim krizinden etkilenen bölgelerde yaşayan insanların göç edecek olması, Covid-19 sürecinde görmediğimiz ama iklim krizine bağlı olarak ortaya çıkacağını öngördüğümüz bir problem. İklim değişikliğine bağlı felaketler nedeniyle yaşanabilecek mülteci akınlarında hükümetlerin neler yapabileceğini, günümüzde yaşanan mülteci problemlerinde hep birlikte görüyoruz.

Resim: The Hague Institute for Global Justice

“Sadece 2018 senesi içinde 148 ülkede yaşanan kayıtlı doğa felaketleri nedeniyle 17,2 milyon insan göç etmek durumunda kaldı. Buna ek olarak Somali, Afganistan ve diğer ülkelerdeki kuraklık nedeniyle 764.000 kişi daha göç etti.”

Birleşmiş Milletler

Covid-19 öncesinde dünyanın yeni bir salgına salgına hazırlığı olmadığını dile getirenler vardı. Biz hazırlık yapmamakta ısrar ettik. Sonuçlarını görüyoruz. Şimdi de iklim değişikliğine bağlı yaşayacağımız problemlere dair öngörülerimiz var. Bakalım aynı ısrarımızda devam edip, bu riskleri almaya devam edecek miyiz?

Peki ya fırsatlar?

Bu sürecin çok temiz bir şekilde yönetilemeyeceği aşikar. Bu süreçte ortaya çıkan ekonomik sıkıntılar elbette ki inovasyon fırsatlarına gebe olacak. Bu tür inovasyonların neler olabileceğine dair Bill Gates’in kişisel blogunda bazı örnekler bulabilirsiniz. Mühendishane’nin blog sayfasında da bu konularda bazı örneklere yer vermeye çalışıyorum biliyorsunuz. Kısaca özetlemek gerekirse yenilenebilir enerji, tarım, imalat, ulaştırma ve arazi yönetimi gibi birçok alanda yeniliklerin yapılması gerekiyor.

Bu açıdan iklim değişikliğini sadece ekonomiye sekte vuracak bir problem olarak değil, akıllı yönetildiği taktirde dünyayı kirli ekonomiden arındırıp, temiz ekonomiyi yeşertebilecek bir fırsat olarak da görmemiz mümkün. Gelin biz bu ikinci yolu tercih edelim.

İnovasyon bekleyen 5 alan

Geleceğin mühendislerinin özellikle ilgilenmesi gereken bir konu: İklim kriziyle daha etkin mücadele edebilmemiz için, var olan teknoloji ve yaşam araçlarımızda bazı yeniliklere ihtiyacımız var. İklim krizi dediğimiz zaman, temel olarak sera etkisi yaratarak atmosferde ısınmaya yol açan bazı gazların yarattığı etkilerden bahsediyoruz biliyorsunuz. Yukarıda da bahsettiğim Bill Gates’in bloğunda, bu gazların salımını azaltmak adına yeniden ele almamız ve yenilikler yaratmamız gereken 5 alan şu şekilde özetleniyor:

  1. Elektrik (%25): Yenilenebilir kaynaklar aracılığıyla elektrik üretimine dair belli bir mesafe katedilmiş olsa da, bu alanda başka yeniliklere de ihtiyacımız var: Bunlardan en önemlisi enerji depolama sistemleri. Rüzgarsız ya da güneşsiz günler için, bu kaynaklardan elde edilen enerjiyi saklayabilen ve sera gazı salımı yapmayan sistemler, yenilenebilir enerji düşüncesinin olmazsa olmaz bir bileşeni olarak ele alınmalı. Elektrik şebekesinin verimliliğini arttırma yönünde yeniliklere de ihtiyaç var.
  2. Tarım (%24): Büyükbaş hayvancılığı, atmosfere salınan metan gazının önemli kaynaklarından bir tanesi. Buna ek olarak tarım alanları açmak için ağaçların kesilmesi de bir diğer problem. Tarım alanındaki bu problemleri ben de önceki bir yazıda Mühendishane’ye taşımıştım.
  3. İmalat sanayi (%21): Çevrenizde gördüğünüz tüm çimento, çelik ve plastiğin iklim krizine katkıda bulunduğunu unutmayalım. Sanayi perspektifinden bakarsak, tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de üretim kaynaklı sera gazı salımında başı çimento ve çelik üretimi çekiyor. Avrupalı ülkeler kendi emisyon değerlerini düşük göstermek adında yüksek gaz salımı yapan bu tür endüstrileri tamamen gelişmekte olan ülkelere taşere ettiler. Ancak her ne kadar kendileri üretici durumunda olmasalar da, tüketici olmaya devam ettikleri için kağıt üzerinde masum görünseler de, iklim krizine katkıda bulunmaya devam ediyorlar.
  4. Binalar (%6): Klima gazlarının küresel ısınmaya katkısı olduğunu biliyoruz. Bu gazlara ek olarak evlerimizde tükettiğimiz elektriği ve bu elektriğin üretiminde salınan sera gazlarını da dikkate almamız lazım. Isı yalıtımı iyi olmayan binalarda kaybedilen ısı da bu probleme katkıda bulunan bir diğer etken. Şehirleşme ve megakentlere yönelim önümüzdeki yıllarda da devam ettiği taktirde, hem çimento kaynaklı salımlar, hem de binalardan kaynaklanan bu salımlar, iklim krizine katkısı olan önemli kaynaklar olmaya devam edecekler.
  5. Ulaşım (%14): Tesla’nın başarısı sayesinde öne çıkan elektrikli arabalar sera gazı salımlarını azaltmak adına elbette önemli. Ancak ulaşım alanında salım yapan uçak ve kargo gemileri gibi daha büyük kaynakları ortadan kaldırmadan, sadece otomobiller ile elde ettiğimiz başarı bizler için avutucu olamaz. Bu büyük salım kaynakları için henüz elimizde bir alternatif yok. Ancak Mühendishane’de daha önce üzerinde durduğum ve aşağıda linkini bulabileceğiniz Çin’in “bir kuşak bir yol” projesi, özellikle elektrikli trenlere yönelim ile bu alanda yenilik sağlayacak kuvvetli bir alternatif olarak ele alınabilir.

Bir şehrin bütün ağaçlarını keserseniz ne olur?

İklim değişikliğinin temelinde sera gazları yatıyor dedik. Sera gazları arasında atmosferde en büyük orana sahip olan gaz ise karbondioksit. Bu gazı atmosferden temizlemenin bazı yolları var elbette, bu yöntemlerin bir özetini önceki haftalarda Mühendishane’de sunmuştum. Kompleks endüstriyel yöntemler dışında, doğanın bize sunduğu çok etkili bir temizleyici de var: Ağaçlar. Üstelik ağaçların etkisi sadece karbondioksit gazını temizlemekle sınırlı değil. Gelin, bir şehrin bütün ağaçlarını keserseniz neler olabileceğini, Stefan Al’ın anlatımı ile öğrenelim.


Güncel trendler ve öne çıkanlar

Hava kirliliği tekrar artma trendinde: Azot dioksit gazının hava kirliliğiyle ilişkili olduğu ve Covid-19’a bağlı ekonomik durgunluk nedeniyle NO2 seviyesinde önemli bir düşüş görüldüğü önceki bültenlerin konusu olmuştu hatırlarsanız. Bloomberg haberine göre Çin’deki NO2 seviyesinin tekrar artış gösterdiği tespit edildi. Bu da üretimin ve ekonomik aktivitenin yavaş yavaş başladığı anlamına geliyor. [Link @Bloomberg, İngilizce]

VW ilk çeyrekte %81 düşük faaliyet kârı açıkladı: Otomotiv sektörünün Covid-19 sürecinden olumsuz etkilendiğini biliyoruz. The Economist’in yukarıdaki tweet ile duyurduğu haberin bence ilginç tarafı, “Korona virüsü Almanya’nın en büyük firmalarının zayıflığını ortaya çıkardı” başlığıyla yayımlanmış olması. Avrupa’nın en büyük otomotiv üreticisinin zayıf bir firma olarak tanımlanamayacağı konusunda sanırım herkes hemfikirdir. Ancak bu başlıktaki mesajın firmanın zayıflığından ziyade, firma ne kadar güçlü olursa olsun, mevcut iş yapış biçimlerinin üzerine kurgulanmış yapıların krizlerde ne kadar zayıf kalabildiğiyle ilgili olduğunu düşünüyorum. Aynı haberde, bu tür büyük ve hantal firmaların yerini daha küçük ve hızlı firmaların aldığı bir gelecek senaryosunun da altı çiziliyor. [Link @TheEconomist, İngilizce]

Firmalar 2020 için bir öngörüde bulunamıyor: Otomotive benzer şekilde inşaat ekipmanları ve makine üreticileri için de 2020 belirsizliğini koruyor. Dünyanın önde gelen inşaat ve madencilik ekipmanları üreticilerinden Caterpillar, birinci çeyrek sonrasında satışlarında %21 oranında bir düşüş olduğunu açıkladı. Firma 2019 senesinin ilk çeyreğindeki 13,5 milyar dolarlık ciroya karşılık, 2020’nin ilk çeyreğini 10,6 milyar dolar ciro ile kapattı. Bu tür endüstri devi konumundaki şirketlerin satışlarındaki bu düşüşler, bu şirketlere bileşen ya da parça tedarik eden tüm firmalara olumsuz bir şekilde yansıyor. Büyük firmaların satışlarındaki dalgalanmaları takip etmek, Türkiye’de gibi parça imalatı yapan ülkelerin yakın geleceğini değerlendirebilmek açısından önemli. [Link @CNBC, İngilizce]

Tek kullanımlık maske ve eldivenler çevre açısından problem yaratıyor.

Tek kullanımlık maske problemi: Eğer Covid-19 sürecinin hayatımıza soktuğu maske kullanma alışkanlığımız en azından yakın bir gelecekte de olsa kalıcılık kazanacaksa, iklim değişikliği ve plastik atık problemleri perspektifinden bu pek de iyiye işaret değil. Plastik atık problemi üzerine odaklanan İngiliz “Plastic Waste Hub” inisiyatifi, tek kullanımlık maske kullanımının mevcut haliyle sürmesi durumunda, sadece İngiltere’de yılda 66.000 ton plastik atık ortaya çıkacağını açıkladı. Ülkemizde de maske dağıtımı konusunda yaşanan sıkıntılar dikkate alınırsa, tek kullanımlık maske alternatiflerinin inovasyona açık bir alan olarak beklediğini söyleyebiliriz. [Link @PlasticWasteHub, İngilizce]

İnovasyon denilince aklınıza roketler gelmesin: Plastik deodorant şişesi bile yeniliğe açık bir alan.

Plastik atık inovasyona açık bir alan: Sadece tek kullanımlık maske değil, aslında tüm plastik atık konusu inovasyona açık, hatta ihtiyaç duyan bir alan. Bir örnek olarak Kickstarter üzerinde de destekçi arayan Wild projesini gösterebilirim. Bir deodorant şişesinden bahsediyoruz ama ürünün çevreye farklı şekillerde çeşitli zararları olan bazı maddelerden arındırılmış olması bile, varlığını kanıksadığımız bir ürünün inovatif bir etiket taşımasını sağlayabiliyor. Wild özelinde konuşacak olursak, şişenin %80 oranında az plastik içeriyor olması, alüminyum içermeyen ve gübrelenebilir bir malzemeden imal edilmesi, parfümün de korucu paraben içermiyor olması, deodorant gibi sıradan bir ürünü farklı bir kulvara taşıyabiliyor. Malzeme alanında inovatif fikirler arıyorsanız, yepyeni bir ürün bulmak yerine, mevcut ürünlerin problemlerini çözmek daha kolay bir yol diye düşünüyorum. [Link @Wild, İngilizce]


Kariyer yolculuğu

Hep denedin, hep yenildin. Olsun. Yine dene, yine yenil. Daha iyi yenil.

Samuel Beckett

Önceki bültenlerde kişisel projelerin önemine dair yazılar yazmıştım. Bu hafta, ister başlatmak istediğiniz blog, podcast ya da kitap gibi kişisel projeleriniz olsun, ister girişimcilik fikirleriniz olsun, başlamanıza engel olan başlıca engellerden biri üzerinde duralım istiyorum: Güzel iş fikrini aramak.

Güzel bir iş ya da proje fikri bulamıyorum.

Aslında sorun tam olarak bu değil. Hoşnut olmadığınız şey aklınıza gelen fikrin güzel olmaması değil, garanti olmaması.

Biraz açabilir miyiz?

Girişimcilik hayali kuran ya da bir projeye başlamak için içinde bir istek hisseden birçok insanın aklında iyi ya da kötü bazı fikirler mutlaka vardır. Ama bu fikirlerden birini seçip de başlamak yerine, çoğu insan arayışına devam eder. Bu arayışı da güzel bir fikir bulamamış olmasıyla açıklar. Halbuki fikrin güzelliği değildir bizim aklımıza takılan, garanti olmamasıdır. Yani başarısızlık ihtimalinden arındırılmamış olmasıdır.

Başarısızlık ihtimali olmayan bir fikir olabilir mi?

Olamaz elbette. Ama bu korku, yani “ya başarısız olursam” endişesi, aklımızda dolanıp duran fikirleri aksiyona dökme konusunda bize engel olan ana etken diye düşünüyorum. Çünkü biz denemek değil, başarmak istiyoruz. Ne zaman ki başarı algımızı sonuçlar üzerine değil de, nelere cesaret edebildiğimiz üzerine kurarız, belki o zaman başlamak daha kolay bir hale gelebilir.

Seth Godin’e göre başlamanın anahtarı: Bundan bir şey çıkmayabilir, ama ben yine de deneyeceğim. (Seth.blog)

Başarısız olabileceğini kabul ederek nasıl başlanır?

Başka türlü zaten başlanamaz. Başlamanın da anahtarı zaten tam olarak burada: Bundan bir şey çıkmayabilir, ama ben yine de deneyeceğim diyebilmek. Benim de uzun zamandır severek takip ettiğim Amerikalı ünlü yazar ve pazarlama uzmanı Seth Godin’e göre bu basit düşünceyi kabul edebilmek, üzerinizdeki ataleti atıp bir şeylere başlayabilmeniz için büyük önem taşıyor.

Peki ya başarısız olursam?

Olacaksınız zaten. Amaç başarmak değil, tekrar deneme alışkanlığını geliştirmek. Bu sporun bütün amacı bu. Bunu ne kadar erken öğrenirseniz, o kadar iyi.


Kitap tavsiyesi

How to do nothing / Jenny Odell

Kitabın adı: “Nasıl hiçbir şey yapmadan durulur”. Projeler yapmanın öneminden, bir şeylere başlamanın gerekliğinden bahseden bir yazının ardından bu nasıl bir kitap tavsiyesi diyeceksiniz. Burada bahsedilen hiçbir şey yapmama düşüncesinin arka planı biraz farklı. Kitaptan bir alıntı ile başlayalım:

Hiçbir şey, hiçbir şey yapmadan durmak kadar zor olamaz.

Değerimizin üretkenliğimizle ölçüldüğü bir dünyada, çoğumuz her dakikayı değerlendirmeye, optimize etmeye ya da gündelik teknolojiler aracılığıyla finansal bir kaynağa dönüştürmek için çabalıyoruz. Zamanımızı sayısal değerlendirmelere teslim ediyor, birbirimizin algoritmik versiyonlarıyla iletişim kuruyor, kişisel markalar tasarlayıp, bu markaları yaşatmaya çalışıyoruz.

Jenny Odell, How to do nothing.

Açıkçası son yıllarda okuduğum en özenli şekilde kurgulanmış kitaplardan biri olduğunu düşünüyorum. Kitabın odak noktası sosyal medyanın olumsuz yönleri değil – bunu anlatan birçok kitap zaten var: Jenny Odell sosyal medyanın yerine ne koyabileceğiniz sorusu üzerine odaklanıyor.

Bu bir tavsiye ve “nasıl yapılır” kitabı da değil. Sosyal medyayı nasıl bırakırım sorusuna cevap aramıyor, hatta neden bırakmalıyım sorusuyla da ilgilenmiyor. Sosyal medya hesaplarını kapatın ya da telefondan uzak durun gibi mesajlar da vermiyor. Kitap, internet ve sosyal medya sayesinde yaşamlarımızın yerleşmiş bir parçası olan “kişisel marka” kültürünün tamamen dışında bir hayatın nasıl mümkün olabileceği sorusu çevresinde geziniyor.

Bu yazdıklarım, kişisel proje konusundaki önerilerimle çelişiyor gibi görünmesin: Kitabı yazan kişi de sonuçta kişisel bir projeye kalkışıp böyle bir kitap yazmış. Burada altı çizilen şey sorgusuz sualsiz her türlü sosyal medya platformuna balıklama atlayıp, bütün zamanımızı sistemin bize sunduğu Netflix gibi, sonu gelmeyen diziler gibi, podcastler gibi oyalanma araçlarıyla tüketip, anlamlı bir şeyler üretecek vakti bulamayacak kadar kendimizi bu dünya kaptırıyor olmamız. Bir şeyler izlemeden, tweet atmadan, instagramda birilerini stalklamadan bir rahat durmayı becerdiğimiz taktirde, ortaya çıkan zamanla neler yapabileceğimiz bu kitabın ana konusu diyebilirim.

Bu kitabın bana en önemli katkısı, çevreme verdiğim ilgi ve dikkati sorgulamama vesile olması oldu. Okuduktan sonra yaşamınıza bir şekilde dokunan kitaplara pek sık denk gelmiyorsunuz. Maalesef henüz Türkçe çevirisi yayımlanmadı ama imkanınız varsa İngilizce’sini okumanızı tavsiye ederim.

Jenny Odell

Eğitim yolculuğu

Aracıların olmadığı bir dünyaya hazırlanmak

Hazır ucu sosyal medyaya dokunan bir kitap tavsiyesi ile başlamışken, biraz da sosyal medya çılgınlığının farklı bir boyutu üzerinde birlikte düşünelim.

Sosyal medya nasıl oldu da hayatlarımıza bu kadar girebildi?

Bunun üzerine herkesin söyleyecek bir şeyleri var elbette. Benim özellikle üzerinde durmak istediğim konu, sosyal medyanın bu kadar popüler hale gelmesinin, aslında içinde yaşadığımız zamanın ruhuyla büyük bir paralellik sergiliyor olması.

Biraz açabilir miyiz?

İnternet ile birlikte, eskiden ekipler halinde yapılması gereken birçok işin artık tek kişi tarafından yapılabilir hale geldiğini görmeye başladık. Örneğin radyoyu ele alalım. Eskiden radyo dışında programcılık yapabileceğiniz bir mecra düşünülemezdi. Bugün kimseye ihtiyaç duymadan, kimsenin iznini almadan bir podcast başlatabilirsiniz. Sağlam da bir dinleyici kitleyicisi oluşturabilir, evinizin çalışma odasında kendinizi ABD Başkanını ağırlarken bulabilirsiniz. Bunlar hayal değil, yaşanmış şeyler.

Marc Maron podcast konuğu Barack Obama

Ya da bir YouTube kanalı başlatıp, dünya çapında milyonlarca izleyiciye hiçbir aracıya ihtiyaç duymadan ulaşabilirsiniz. Kolay değil elbette, ama mümkün.

Casey Neistat, YouTube’un en bilinen simalarından.

Bu kadar büyük kitlelere ulaşmıyor olsa da, benim üzerinde çalıştığım Mühendishane eğitim platformunu da benzer bir örnek olarak gösterebilirim: Hiçbir aracının onayına gerek duymadan, izin almadan başlanan tek kişilik bir eğitim projesi. Bugün itibariyle derslerin izlenme sayısı 2.5 milyona yaklaşıyor.

Türkiye’nin en büyük gazetelerinin tirajının üzerinde takipçisi olan Twitter hesapları, milyonlara seslenen YouTube kanalları, milyon dolarlar kazanan tek kişilik şirketler, kendi imkanlarıyla kitap bastıranlar… Tüm bu örnekler aracılardan arınmış bir dünyada bireyin nasıl öne çıkmaya başladığını göstermiyor mu? Sosyal medyayı tüm bu değişimlerden izole bir şekilde ele alamayız diye düşünüyorum.

Bütün bunlar ne anlama geliyor?

Eskiden aracılarla ve büyük ekiplerle yapılabilen işler artık tek kişiyle yapılabiliyorsa, bu işler tek kişiyle, ya da çok daha ufak ekiplere yapılmaya devam eder. Çünkü artık bu imkan var. Elbette geleneksel olan yapıların hemen çökeceği anlamını çıkaramayız buradan. Ama aracıların olmadığı bir dünyada, yeni bir fırsat kapısının açıldığını görüyoruz. Artık sizi seçecek, sizin bir işi yapmanıza izin verecek aracıların ortadan kalktığı bir dünyaya adım atıyorsak, bir işi başlamanız için sizi seçmesi gereken tek bir kişi kalıyor: Kendiniz. Çünkü işi yapmak için bir aracının izni ya da onayı gerekmediği gibi, başlamak için de gerekmiyor.

Bunların eğitimle ilgisi ne?

Bu önemli farkındalığın, eğitim sürecinize bakış açınızı değiştiriyor olması lazım. Çünkü artık ne yapabileceğinize, ne üreteceğinize sadece siz karar verebiliyorsanız, bu yapacaklarınızı hayata geçirmenizi sağlayacak becerileri kazanma sorumluluğunu da üstleniyor olmanız lazım. Eğitiminizi sadece okuldaki derslerle sınırlandırma hatasına sakın düşmeyin.

Sıra sizde.

Sizin görüşleriniz?

Klasik bir eğitim ve kariyer bülteni olmadığının farkındayım. Ama daha önce de yazdığım gibi beylik tavsiyeler yerine gözüme çarpanları, dikkatimi çekenleri ve aklımdan geçenleri samimi bir şekilde paylaşmaya gayret ettiğim yazılar derlemeye çalışıyorum. Öneri ve yorumlarınızı aşağıda paylaşmanızdan mutluluk duyarım. Eğer okuduklarınız ilginizi çektiyse ücretsiz e-posta aboneliği yaptırabilir ya da bültenleri arkadaşlarınıza tavsiye edebilirsiniz.

Yine Pazar gününüzün devamı için keyifli bir podcast bağlantısı paylaşarak bitireyim. Nilay Örnek’in Nasıl Olunur podcastine konuk olan Levent Erden’in keyifli sohbetiyle sizi baş başa bırakıyorum. Herkese iyi haftalar.

Geliştirici: Arda Çetin

Mühendishane, Arda Çetin tarafından hayata geçirilen bir eğitim projesidir. Malzeme mühendisliği üzerine hazırlanan eğitim içerikleri için Muhendishane.org adresini, eğitim ve kariyer bültenleri için Muhendishane.net adresini ziyaret edebilirsiniz.

7 replies on “03.05.2020: Bülten.05”

Mühendishaneyi takip etmeye yeni başladım ve oldukça hoşuma gitti, teşekkür ediyorum bu güzel bülten için

Beğen

Teşekkürler Arda Bey yine çok iyi bir yazı,fakat bu sefer yazıyı okurken daha önce fark etmediğim bir şey fark ettim. Okuyuculardan sürekli yazdıklarımı okuyun ama okumakla kalmayın sizde yazın diyorsunuz. Çünkü okudukça biginiz artıyor bilginin zekatıda bilgiyi başkalarına aktarmaktır. Yazının ilk kısmında kafamda oluşan fikir zaman uyumsuzluğu idi. Gençliğimde spor hocalığı yapardım, bunlar ağırlık antremanları idi ve gelenlere ilk öğrettiğim şey ağırlığı nefeslerine uygun kaldırmaktı. Yani ağırlığı nefes veriş hızınız ile kaldırın ve nefes veriş hızınız ile indirin. Çünkü derdim vücudunuzun bir zamanı var buna uymak zorundasınız aksi taktirde kalbiniz bozulur. Çevre problemlerinide aynı bakış açısı ile bakarsak dünyanın zamanından hızlı yaşıyoruz. Eskiden insanlar daha yavaş yaşıyorlardı ve yaptıkları değişiklikleri izleyebiliyorlardı etkiler kötüye gidiyor ise yaptıklarını gözden geçiriyorlar idi bunlara göre toplumsal hafıza oluşturuyorlardı. Şimdi ise fark ettiğimizde çok geç oluyor. Nenem ile harçı (fasulye fidesi için ağaç sırık) kesmeye dağa çıkarken nacağının (küçük balta) üzerini örter “ağaçlar görmesin ağlarlar” derdi. Bu hiç okul görmemiş kadında bu çevre bilinci nasıl olabiliyor? Bu bilinç yaşamış olduğu toplumun tecrübelerin kuşaktan kuşağa devri ile gerçekleşiyor. Şimdi ise bir şey yapıyoruz sonrada ” demek böyle yapınca ölüyormuş” diyoruz.
Kariyer tavsiyesi ile ilgilide, gençler sizden başarı saçmalığından kurtulmanızı istiyorum. Kimse ama hiç kimse başarılı olamaz, bir süre olsa dahi sonuçta yine başarısız olur çünkü eninde sonunda herkez ölür. Peki gaye ne olmalı? Gaye gayret olmalı. Kendinizi ortaçağda kocaman bir savaş meydanındaki bir savaşçı gibi düşünün. Sizden beklenen savaşı kazanmanız değil iyi savaşmanız, çünkü askerler kazanmaya odaklanır ise ordu düzeni çok çabuk bozulur. Bir taraf kaybediyormuş gibi geri çekilir karşı tafrafta kazanmaya odaklı askerler galeyana gelip düzeni bozup geri çekilenleri kovalamaya başlarlar ve ardından kendilerini tuzağın içinde bulurlar ve yenilgi gelir. Bu savaşlarda en çok kullanılan hiledir. İyi savaşın, siz nihayetinde öleceksiniz ama namınız yaşar “yaman şavaşçı idi” derler. Neticede “Bâki Kalan Bu Kubbede Bir Hoş Sadâ imiş”.

Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s